Archive for Ocak 4th, 2009

Küresel düzeyde faizlere ilişkin beklentiler ve bu konudaki tartışmalar piyasaların içinde bulunduğu koşullar hakkında genel bir fikir veriyor. Orta vadede asgari düzeyde bir ayarlama ile yeni bir denge düzeyini yakalamaktan çok, günü kurtarma anlayışının ön plana çıktığı dikkat çekiyor. Bu durum genel belirsizlik ve kırılganlığın oldukça yüksek olduğuna işaret ediyor. Piyasalar her fırsatta, dolar faizindeki ilk yükselişin 0.25 puanla sınırlı kalacağı ve bu eğilimin küresel bir nitelik kazanmayacağı yönündeki bir durumu ön plana çıkarmaya çalışıyor. İki ay kadar önceyse 2004 yılı genelinde herhangi bir faiz yükselişi olmayacağı konusunda ısrarlı idiler.

Bu hafta içinde açıklanan ABD ekonomisine ilişkin veriler faizlere ilişkin beklentilerin şekillenmesi açısından önemliydi. 48.3 milyar dolarlık mayıs ayı dış ticaret açığı tarihi bir rekordu ve ciddi bir tasarruf açığına işaret ediyor, faiz yükseliş beklentisini güçlendiriyordu. Yüzde 0.6 çıkan mayıs ayı ve son 12 ayda yüzde 3.1 seviyesine yükselen tüketici fiyat artışları da oldukça yüksekti. Kısa vadeli faizlerin yüzde 1 olması nedeniyle negatif reel faiz hızla büyüyordu ve olası yan tesirlerin sınırlı kalabilmesi açısından 0.25′lik bir ön ayarlama yeterli olmayabilirdi. Fakat çekirdek enflasyon olarak tanımlanan, enerji ve gıda fiyatları hariç genel artışın yüzde 0.2 çıkması ve iş stoklarının yüzde 0.5 artması talep kökenli baskının ciddi olmadığı kanaatini güçlendiriyordu. Piyasalarda bu verilerden hareketle 0.25′lik bir faiz ayarlamasının yeterli olacağını iddia etmeye başlamıştı.

Evet açıklanan rakamlar istikrarlı bir görüntü sergilemiyordu ve talep kökenli enflasyonist baskı sınırlıydı. Fakat maliyet kökenli enflasyon baskısı hâlâ ciddiyetini koruyordu ve yıllık enflasyonun yüzde 3.1 tırmanmasında etkili olmuştu. Doların 11 Eylül terör saldırısı sonrasında önemli ölçüde değer kaybetmesi, başta petrol olmak üzere dolar bazındaki emtia fiyatlarının yükselmesi bu sonuçta etkili olmuştu. İtiraf etmek gerekir ki, işin bu tarafı piyasaların pek hoşuna gitmediği için dillendirilmiyor. Maliyet kökenli enflasyon baskısının azalması için de, doların yeniden değer kaybetmeye başlamaması, dolar cinsi yatırım ilgisinin daha fazla zayıflamaması ve emtia fiyatlarının dolar bazında yükselmemesi için gerekli faiz ayarlaması ne ise onun gerçekleşmesi lazım.

Dolardaki değer kaybının, faiz yükseliş beklentisinin ocak ayında devreye girmesiyle yön değiştirdiği, 2003 Ağustosu’nda aylık 4 milyar dolara gerileyen dolar cinsi yatırım ilgisinin yine aynı sebeple 76 milyar dolara yükseldiği unutulmamalı. 0.25′lik ilk ayarlamanın daha önceki olumsuz eğilimleri hortlatma ihtimali var ise dengesizlik iyice büyüyecek, orta vadedeki toplam yükseliş daha fazla olmak zorunda kalacak. Faiz yükselişinin küresel bir nitelik kazanmaması ve günün kurtarılmamasına devam edilmesi adına 0.25′ten büyük bir ayarlama görmek istemeyen piyasalar, dolar değer kaybetmeye ve maliyet kökenli baskılar artmaya başladığında söz konusu ayarlamanın yeterli olmadığını itiraf etmek zorunda kalacak; fakat bu süre zarfında sınırlı da olsa risklerini azaltma şansı bulacak…

Diğer taraftan ilk faiz ayarlamasının yüzde 0.5 oranında olması durumunda orta vadedeki toplam faiz yükselişi daha sınırlı kalabilir, fakat kısa vadedeki kayıplar da büyür. Zira doların sınırlı da olsa değer kazanması diğer ekonomilerdeki maliyet kökenli baskıyı artıracağı için onlar da faiz yükseltmek zorunda kalır, eğilim küresel bir nitelik kazanır. Ekonomik yapıdaki daralmanın hızı kayıpların sınırlı tutulmasını zorlaştırır. Piyasaların bu ihtimali dışlaması artan yapısal zafiyet ve kırılganlıktan kaynaklanıyor olabilir. Hal böyle olunca da günü kurtarmak ve gerçekleri dışlamak adına yüksek düzeyli belirsizlikle boğuşmaya çalışmak zorunluluk haline gelir; aşırı iyimserlik makyajı ile idare edilir.

Merkez Bankaları da kısa vadeli tercihlere daha hassas hale gelmişse, güven kaybı hızla yaygınlaşır.



RADİKAL – ANKARA – Neşter Operasyonu-2 soruşturması kapsamında, yüksek yargı mensubu yakını, avukat, işadamı ve banka yöneticilerinin de aralarında olduğu 19 kişi hakkında 6 ay ile 30 yıl arasında değişen hapis cezası istemiyle dava açıldı. Ankara DGM Savcısı Ömer Suha Aldan, bazı davaların yargı sürecini etkilediği iddia edilen çıkar amaçlı suç örgütüne ilişkin yürüttüğü soruşturmayı tamamladı. İddianamede, soruşturmada, ‘belli bir gücü

elinde bulunduranların, haksız çıkarlarından olmaları halinde her türlü girişimi mubah gördükleri’ sonucuna ulaşıldığı, bu anlayışta olanların yargıyı da olumsuz yönde etkilemek için hiçbir sınır tanımayacaklarının anlaşıldığı vurgulandı. Sanıkların milyonlarca dolarla ifade edilebilen yasadışı gelir elde ettikleri öne sürüldü.



Kendi balığını 13 Ağustos’ta düzenleyeceği Atina Olimpiyatları için stoklayan Yunanistan, ihtiyacını Türkiye’den karşılamaya başladı. Bu nedenle Türkiye’deki fiyatlar yüzde 50 arttı





dpa – YENİ DELHİ – Hindistan’ın Bombay kentinin 150 km. güneyinde tren kazası meydana geldi. En az 25 kişi öldü, 100 kişi de yaralandı. Bin yolcuyla Mangalore’den Bombay’a giden tren, heyelan nedeniyle raylara düşen kayaya çarptı. Bölgeye gelen ekipler arama kurtarma çalışmalarını güçlükle yürütebildi. Ölü sayısının artmasından endişe ediliyor.



Denize karşı kır lokantasındaki havadan sudan sohbet, coğrafyadan çok ‘rhum’ kokan nedenlerden, bir ara Küba’ya gelip dayandı. Ve bir ara, lokantaya Küba adını takan sahibinin, Küba başkentini bilmediği ortaya çıktı. Hoş sohbet, tatlı bir adamdı. Ama Havana’nın ne ve neresi olduğuna ilişkin bilgisizliğinden, hele hanımlara karşı, biraz bozulmuştu. Konu değişmiş, başka havadan sulara geçilmiş olmasına karşın, durdu durdu: "Biz masumuz," dedi, "Bilmeyiz, öğrenmedik, masumiyetimizi koruduk!" Bunları söylerken sesinde bir çeşit gurur vardı ve ‘masumiyet’ lafıyla kendisini bağışlatacağına emindi. Gereksiz bir dersti, ama gereksiz ve yersiz dersler vermekte üstüme yoktur, çenemi tutamadım ve: "Ona masumiyet değil, cehalet denir!" deyiverdim.

Aynı gün İstanbul’a dönüşte, bir yandan bavulumu yerleştiriyor, bir yandan televizyona kulak veriyordum. Gasteci bir hanım, ‘Ayşegül denizde’, ‘Ayşegül karada’, ‘Ayşegül havada’ çocuk dizilerinin yazarı hanımı röportaj ediyordu. Özellikle çocuklara yönelik kitaplar, bence bilgiyi en basite indirgeyebilecek kadar üst bilgili insanlar tarafından yazılması gerekirken, galiba kendi adı da Ayşegül olan hanım, sanki sabah duyduğum kabahatten büyük özüre yankı yapıyormuş gibi: "İnsan öğrendikçe masumiyetini kaybeder!" demez mi?

‘Elinin körü!’ diye savurup geçemedim. Çünkü o gün bugündür, sorguladığım pek çok insanın aynı düşündüğünü, cehaletle masumiyeti karıştırdığını, daha da kötüsü, ‘cehalet’ sözcüğündeki iticiliğin, ‘masumiyet’in yürek yumuşatıcı çekiciliğinde eritildiğini görüyorum.

Ve görüyorum ki, cehalete masumiyet nostaljisiyle yaklaşan bu kişiler, geniş genelinde cahil değiller, öyleyse nereden çıkıyor bu kavram karışıklığı ve hangi kavramı yanlış tanımlıyorlar?

Kuşkusuz ikisini de. Oysa…

Onların ‘çocuksu’ imgeler ve özlemlerle bezedikleri bilgiden bakir bilinç anlamında masumiyet, vahşi doğada var. Yırtıcı hayvanlar, yavrusundan anasına danasına, elbette masumdurlar, doğaları gereği kendilerinden güçsüzü avlayıp öldürür, bir güzel beslenir; kendilerinden güçlüye avlanıp yenilirken de kin gütmeden son soluklarını verirler. Oysa aynı hayvanlar, acı çeker ve severler. Uydukları ve boyun eğdikleri doğa yasaları gereği, bilinçleri bakirdir. Ama aynı yasalara insanlar uyduğunda, bu bilinç bekâretinin adı, ‘vahşet’ olur. Ve bir çocuğu, saldım çayıra mevlam kayıra anlayışıyla eğitimden yoksun bırakırsanız, masumiyeti yırtıcı hayvanlarınkinden farklı olmaz: Gider komşusunu avlar, karısını kuşbaşı, eniştesini kavurma yapar, kendi çocuğunun ırzına geçer, vb. Ülkemizde örnekleri çokca bulunup, nostaljisini çekmeye hiç gerek yoktur. Ve aydınlarımızın bilinç bekâreti anlamında kullandıkları ‘masumiyet’, cahil insanlarla vahşi hayvanları aynı kulvarda buluşturan doğallıktan ibarettir.

Oysa hayvandaki vahşiliği, insanda cahilliğe bağlayan yine insandır. Ve bilgiye gerçekten erişmiş kişilerin, insanlar arası vahşete yol açan cehaleti yüceltici özlemler taşıyabileceğini sanmıyorum. Bu kavram karışıklığına düşen ve bilmeden bilgisizliği yücelten, cehaleti farkında olmadan masumiyete eşleştiren, şarkı sözlerine bile dökülen ‘in’ söylemin, bir yarı cehalet ürünü olduğunu düşünüyorum.

Gerçek masumiyet, bilinç işlendikten sonra edinilen vicdandır. Kötülük yapmak bilgiyle de mümkündür, cehaletle de. Ama masumiyet, bilerek kötülük yapmamak, çoğu yerde insanın kendi ‘vahşi’ doğasını yenmek bilinci gerektirir. Böyle bir bilinç de, üst düzeyde bilgiyle edinilir. 7 milyon okuma yazma bilmeyen insanın yaşadığı, kişi başına düşen eğitimin 3.9 yıl olduğu ve zaten yarı nüfusun da Allah’ın sopasıyla güdüldüğü bir ülkede, cehaleti masumiyete yamamak, eğer ‘vahşet’ değilse, salaklığın dik âlâsıdır.



CNN – NEW YORK – Amerikalı erkekler, evlilik yanlısı. Rutgers Üniversitesi tarafından 1010 erkek üzerinde yapılan araştırmada, evliliğe şüpheyle yaklaşan erkeklerin genellikle boşanmış ailelerde büyüdüğü anlaşıldı. 569 evli erkeğin yüzde 81′i evlenme nedenini ‘düzen kurmak için doğru zaman olduğunu düşünmeleri’ olarak gösterdi. Sadece yüzde 35′i sebebin çocuk sahibi olmak olduğunu söylerken, yüzde 15′i aile baskısı yüzünden erken evlendiklerini açıkladı. Amerikalı evli erkeklerin çoğu hallerinden memnun.



Oca

4

‘Leo Buscaglia’yı hiç okudun mu?’ dedi arkadaşım.

"Hayır, adını da ilk kez duyuyorum."

"Çok ilginç bir yazar. Mutlu olma sanatı, sevgi, hayata olumlu bakış gibi konularda pek çok kitabı var. Güney Kaliforniya Üniversitesi’nde bu konularda dersler veriyordu. Kitaplarını okuyup çok etkilendim. Bir konferans vermek üzere Türkiye’ye çağırmayı düşünüyordum, ama olmadı."

"Neden olmadı? Gelemedi mi?"

"Tam çağırmaya hazılanıyorduk ki, intihar ettiğini öğrendik!"

Belli ki ‘mutlu olma sanatı’ öğretilmiyor. Bir ölçüde öğretilse bile, buradaki başarı hocadan çok öğrencinin olmalı. Esas olan, yaşamın size ne dayattığı ve sizin bu dayatmadan nasıl etkilendiğinizdir. Yaşama ilişkin kuramlar, kişiliğiniz tarafından desteklenmiyorsa, çoğu kez yüzeysel bir süs gibi kalır. Dünyadaki bütün seks kitaplarını okusanız bile, hayatınızda hiç sevişmediyseniz, seks hakkında hiçbir şey bilmiyorsunuz demektir!

Geçen gün Prof. Üstün Korugan adlı bir hocamız öldü. Allah rahmet eylesin. Ben bu hocamızı tanımazdım. Ama ölünce hakkında çıkan yazılardan ve televizyon haberlerinden, ‘uzun ve sağlıklı yaşam uzmanı’ olduğunu öğrendim.

Ama haberlerin verilişinde bir gariplik vardı.

64 yaşında rahmetli olan Korugan hocamızın ‘pek erken gittiği’ ima ediliyordu. Hocanın ‘uzun yaşama’ uzmanı olduğu anımsatılıyordu.

Uzun yaşam uzmanı Korugan hoca da, aynen mutluluk ve sevgi uzanı Buscaglia gibi öğrettiğini gerçekleştirmede zorlukla karşılaşmıştı belli ki. Hayat hiçbir zaman bizim kuramlarımıza ve beklentilerimize göre akıp gitmiyor işte.

Ama bütün bunlar, hayata ilişkin çabalarımızın ve kuramlarımızın yararsız olduğu anlamına gelmez. Bu kişilerin öğrettiği, istatistiksel olarak geçerli olabilir. Koşullar elverişliyse, her 100 kişiden belki 30′u veya 40′ı, belirli formülleri uygulayarak mutlu veya uzun ömürlü olabilecektir. Ama geri kalanlar için aynı şeyi söylemek kolay olmayabilir.

Seneler önce gittiğim doktor, "Yürümelisin," dedi, "günde 45 dakika." Ben bu süreyi çok uzun buldum, "30 dakika olmaz mı?" dedim, ama doktor hiç yanaşmadı.

Önce her gün 45 dakika yürüyerek işe başladım. Sonra 30 dakikaya, daha sonra 20 dakikaya indim. Parkta yürümeyi bırakıp evin içinde yürümeye başladım. Sonra yürüyüşü tümüyle bıraktım. Kendime güzel bir de gerekçe buldum: "Yürüyüş sağlığa zararlıdır," diyordum, "bakın rahmetli

Özal yürüyüş yaparken ölmedi mi?"

Geçen gün metroda o sakallı Fransız’ı görünce yürüyüşü bıraktığım için biraz utandım doğrusu.

Adamın sırtında koca bir çanta. Irak’ta savaşan Amerikan piyadelerinin çantasından daha büyük ve ağır gözüküyor. Karısının sırtında da hatırı sayılır bir çanta. Kendilerine ikram edilen yerlere oturmadılar. Adamın yaşı 57. "Yorulmadınız mı?" "Hayır," dedi Fransız, "Paris’ten beri yürüyorum. Tam üç buçuk aydır yoldayım. Karım bana İstanbul’da katıldı." "Nereye gidiyorsunuz?" "Mısır’a. Yürüyerek. Bu yürüyüşün kitabını yazıyorum."

Ömrü boyunca bankacılık yapmış. Emekli olunca kendini dışarı atmış. Yürü babam yürü.

Belli ki bankacılıkta yaman sıkılmış.

Şimdi düşünüp duruyorum: Ben de yürümeye başlasam mı, ne yapsam?