Archive for Ocak 12th, 2009

Ahmet Piriştina’nın ölümü, bir arkadaşımın cep telefonuna düştüğünde Datça’daydım. Ve gördüm ki, onun zamansız, haksız kaybı yalnızca

İzmirlilerin, Foçalıların yüreğini değil tüm Ege’yi yakıp kavuruyor. Ege bölgesi, Türkiye coğrafyasının tarihe birebir izdüşümü, Batı’ya dönük yüzü, uygarlık ve çağdaşlık simgesi oldu hep. Adı güzel Priştinalı

Ahmet beyin de Ege’den, İzmir’den siyaset yoluna çıkması, bir raslantı değildi. Tıpkı Atatürk’ün de kendisi gibi Balkanlı ve zaferi İzmir’e çekilen bayrakla taçlandırmasının raslantı olmadığı gibi.

Ahmet Piriştina, onun gibi düşünen insanların, Türkiye’nin Batılılığına inanan bizlerin, akıllı gönül dağarcığındaki son umut kalesiydi. Bir gün, bir türlü gelemeden solan gün, onun Türkiye’deki sosyal demokratların başına geçeceğini ve bu ülkenin çehresini, İzmir’i aydınlattığı gibi değiştireceğini umduk hep. Ahmet Piriştina, 50 yılda yıkılan, çirkinleştiren, kirletilen, çirkefe boğulan İzmir’e, dört yılda geri vermişti tüm kaybettiklerini. Tüm Türkiye’yi, haydi diyelim sekiz yıla sığdırırdı, emindik! Bugün toplu olarak bakınca, Piriştina’nın dört yılda başardıklarının çokluğuna inanamıyor insan. Bu ülkede, seçildiği bölgelerde canla başla çalışan pek çok belediye başkanı var. Ama hiçbiri Ahmet Piriştina gibi olamıyor, olamaz. Çünkü Piriştina’nın her yaptığında akılcı gereklilik kadar kültürel bir estetik var. Onun başkanlığında

İzmir’in bayındırlığı, kültürüyle birlikte artıyordu. Kurduğu İzmir Kitaplığı, onun önderliğinde yayımlanan eserler, kentin ve bölgenin yalnızca coğrafyasını değil, tarihini de canlandırıyordu. Sanat zevki ve kültür sahibi olmayan insanlar, ne kadar iyi niyetli olurlarsa olsunlar, tümden uyumu kavrayamazlar, yaptıkları her işte zurnanın zırt dediği bir yer vardır. Piriştina’nın orkestrasyonu mükemmeldi, ‘zırt’lıklara geçit vermezdi. Kendisini özgün ve tek ve yeri doldurulamaz kılan; bilgisi, görgüsü ve aklını kültürle yoğurmuş olmasıydı.

Onu tanımış olmayı, sevgili arkadaşım Ünal Ersözlü’ye borçluyum. Piriştina ve Ersözlü’nün bir İzmir gecesinde, yan yana, gülümseyerek, eşim Daniel Colagrossi’nin sergisinden içeri girişlerini hiç unutmayacağım. Ege’nin kavakları gibi uzayıp giden, gözlerinde denizin ve göklerin renklerini taşıyan bu iki yakışıklı erkeğin karizması karşısında, Mnouchkine’in unutulmaz filmi ‘Sefiller’in, kısacık bir sahnesinde duyduğum coşkuya kapıldım: Paris Komünü’nün birbirinden yakışıklı dört genç lideri, güzel ve cömert yüzlerini aydınlatan iç güneşleriyle, umuda doğru esen bir rüzgâr gibi yürürler o sahnede. İnsanlığın barbarlığa zaferi, hakkın haksızlığa, iyinin kötüye yengisi, anlarsınız ki onların gücüne, onların cesaretine, başarılarına bağlıdır. İşte Piriştina ve Ersözlü, o gece o genç komüncüleri düşündürmüşlerdi bana. Lider Piriştina’ydı, Piriştina gibi olmalıydı benim indimde. İyi ve doğru düşünenleri bir araya toplayıp, arkasına takıp, Ankara’ya yürüyecek, Batı’dan Doğu’ya yepyeni ve nihayet bizim hayal ettiğimiz rüzgârları, imbatları estirecek, adam gibi adam.

Sonra Çeşme’de bir öğle vaktini, Daniel ile Sakız likörünü pek beğendik diye, açılmamış bir şişenin yemek sonunda sarılıp elimize verilmesini hatırlıyorum. Piriştina’nın garsona kaş göz işaretiyle tabii. Daha sonra, Avrupa’nın dört bir yanından gelmiş üniversite profesörleri ve BM yetkilileriyle yediğimiz bir akşam yemeğinde, Ahmet Piriştina’nın mükemmel Fransızcasını keşfedip, birdenbire ‘öteki’ kültürü paylaşmaktan ötürü nasıl sevindiğimi. Derken Ünal Ersözlü’nün, Piriştina’nın yoldaşı şair arkadaşımın, Paris’e gönderdiği İzmir Kitaplığı’nı. Duvarlarımı kaplayan o birbirinden güzel yayınlar, acaba kapalı havada bir an açan mavi parantez olarak mı kalacaklar?

Ahmet Piriştina, birlikte yediğimiz son yemekte bir tümcesiyle bana, ‘Bir Gün, Gece’ romanımın konusunu esinleyen adamdı. “Sanayi ve finansın yüzde 70′i orada, Türkiye, İstanbul depreminin altında kalır” dedi ve ‘Bir Gün, Gece’nin teması onun açtığı kapıdan, o an, o tümceyle girdi kafama.

Ve Piriştina öldüğü gün, Tekirdağ’da bir ‘uyarı’ depremi oldu. Piriştina artık yok ve beklediğimiz büyük deprem, geliyorum, diyor. Piriştina, yorgun yüreğinin verdiği alarm sinyallerini kuşkusuz duyumsadı, ancak aldırmadı. Deprem de alarm veriyor, duyuyor, görüyor ve aldırmıyoruz.

Ahmet Piriştina, bencileyin, son seçim zaferi sonrası bir gazeteciye,

‘Babamın öldüğü yaştayım. Gelecek günler ne gösterir belli olmaz’ sözüyle kendisini ölümüne programlamıştı. İnsanlar, özellikle onun gibi akıllı ve duyarlı insanlar, ne zaman öleceklerini düşünürlerse, o zaman ölürler. Ölümün saatini bilinçaltında kurarlar.

Zamansız olmasına karşın, yaşadığı ve yaptığı güzelliklerin karşılığında, çok güzel öldü Piriştina: Bir anda. Acısız. Tertemiz. Çekmeden.

Onun gibi insanların aramızdan böylesine genç ayrılması, belki de toplum olarak yaşayacağımız çok kötü bir dönemin acılarını çekmemeleri

içindir. Örneğin, Türkiye’nin altında kalacağı İstanbul depreminin…



Türkiye, AB’nin ‘anayasa zirvesinden’ destek bekliyor. AB liderleri Türkiye’ye olumlu mesajlar verse de hazırlanan sonuç bildirisinde ‘Gümrük Birliği’ne Rumları da katın’ daveti Ankara’yı rahatsız etti
RADİKAL – BRÜKSEL – AB liderleri dün birliğin anayasasını şekillendirmek ve yürütme organı Avrupa Komisyonu’nun yeni başkanını belirlemek üzere iki günlük zirvede buluşurken, Türkiye açısından zirvenin önemi son dönemdeki reformların nasıl takdir edileceğinde odaklandı. Ancak AB’nin hazırladığı sonuç bildirisinde, Türkiye’nin son dönemde attığı adımlar övülerek,

‘Taahhütlerimizin arkasındayız’ mesajı verilirken, diğer yandan genişleme sonrası Kıbrıs Rum Yönetimi’nin de Gümrük Birliği anlaşmasına dahil edilmesi çağrısı yapılması Ankara’yı rahatsız etti.

Zirvede Türkiye’yi temsil eden Başbakan Tayyip Erdoğan’ın "İyi ama daha iyi olacak" diyerek değerlendirdiği sonuç bildirisindeki Türkiye bölümünde AB, Ankara’nın kaydettiği gelişmeleri ‘dikkate değer’ gördüğünün altını çizerken, atılan adımları ‘önemli ve geniş kapsamlı’ olarak tanımlıyor. Kopenhag Kriterleri’ni tamamlamak için yasal düzenlemelerin tamamlanmasının

öneminin altını çizen AB, reformların zamanında ve tümüyle uygulanması çabalarının hızlandırılmasına vurgu yapıyor. Belgede Türkiye’yi memnun eden bir diğer bölüm ise AB’nin ‘Taahhüdümüzün arkasındayız’ mesajı verdiği paragraf. AB, Komisyon’un sonbaharda sunacağı ilerleme raporu

ışığında Kopenhag Kriterleri’nin yerine getirildiğine karar verilirse müzakerelerin gecikmeksizin başlayacağını yineliyor.

Ankara’yı rahatsız eden Rum Kesimi’yle Gümrük Birliği anlaşmasının uygulanması beklentisi. AB, Türkiye’yi diğer dokuz yeni üyeyle yaptığı Gümrük Birliği uygulamasına Rum Kesimi’ni de katmaya ‘davet ediyor’. Taslak belgelerde bu konuda ‘çağrı yapılırken’, Türkiye’nin girişimleri bunun ‘davete’ dönüşmesini sağladı ancak paragrafın metne girmesini engelleyemedi. Metnin bir başka olumsuz unsurunu ise Türkiye’nin eksiklerinin sıralanması oluşturuyor. Bunlar, yargının bağımsızlığı ve işleyişinin güçlendirilmesi, temel özgürlüklerin uygulanması, kültürel haklar, asker-sivil ilişkilerinin Avrupa standartlarına çekilmesi ve Güneydoğu’daki durum.



AA – PARİS – Fransa’da hükümetin kısmi özelleştirme projesini protesto eden Ulusal Elektrik İdaresi (EDF) işçileri, Başbakan Jean-Pierre Raffarin’in, ülkenin batısında yer alan Chasseneuil-du-Poitou kasabasındaki özel konutunun elektriğini kesti.

Özelleştirme planı çerçevesinde işlerini ve özel emeklilik statülerini yitirme tehlikesiyle karşı karşıya olan EDF işçileri, dün ülke genelindeki eylemlerde bazı enerji santrallarını ‘işgal etti’ ve Paris’te geniş katılımlı bir protesto yürüyüşü düzenledi. İşçilerin, iktidardaki Halk Hareketi Birliği’nin (UMP) lideri Alain Juppe’nin seçim bölgesi Bordeaux kentindeki elektrik santralında da bir eylem düzenledi.

Eylemler sonucunda nükleer ve diğer santrallardaki enerji üretimi yüzde 25 oranında düştü. İşçilerin Paris’teki gösterisine Ulusal Gaz İdaresi (GDF) çalışanları da destek verirken, Ekonomi ve Maliye Bakanı Nicolas Sarkozy işçileri devletin EDF ve GDF’nin hisselerinin en az yüzde 70′ini elinde tutacağını söyleyerek yatıştırmaya çalıştı.



Reklamlarıyla Türkiye’de kendi adıyla anılan bir akım yaratan Ali Taran, bu tarzın ne olduğunu anlattı: Yaptığımız işler basittir. Kaleme ‘kalem’ deriz. Herkes diyemiyor
RADİKAL – İSTANBUL – Çakar çakmaz çakan çakmak Tokai, önce hüplet sonra gümlet Caprisun, Ali Desidero’lu Derby, dıh dıh dıy, eyi günlerle Yapı Kredi, tamaaamen duygusal Telsim ve Genç Parti…. Reklamlarıyla milyonları konuşturan ama kendisi ‘hiç konuşmayan’ Ali Taran, ‘Marketing Türkiye’ye konuştu. Taran’ın dergiye konuk olmasının nedeni ‘değişim’. Yani ‘tek adam’ ajansı diye tanınan ajansında ekip çalışmasına dönük transferlerin yapılması. Ve artık Taran’ın bir kreatif direktörünün bile olması!

Reklamcılığınızı nasıl tanımlıyorsunuz?

Bizim yaptığımız işler, dikkat ederseniz, basittir. Basiti ‘adi’ anlamında söylemiyorum. İşte ‘Renkli, burasına bastığın zaman ucundan bir şey çıkar, bazı lekeler bırakır…’ Kalem desene şuna ya! Biz kalem demeyi biliriz. Çoğu insan için bu yaratıcılık değil. Herkes diyemiyor işte. Herkes diyemediği için işlerimiz farklı olur .



Modern sinemanın Rabelais’leri Coen kardeşlerin kendilerine özgü

‘vizyon’ları her zaman grotesk’ten, çarpuk çurpuk olandan beslenmiştir. Biraderlerin dünya ‘görüş’ü bu bakımdan büyük bir süreklilik arz eder, onları imza sahibi bir sinema ikilisi yapan budur. Coen’ler için insanlık durumu, her biri birer karikatür olan karakterlerinde somutlaşan budalalıkla, ‘gaflet’le özdeştir. İster kara komedinin (Barton Fink), ister o kadar kara olmayan komedinin (Büyük Lebowski) ister ‘egzistansiyalist komedi’nin (Varolmayan Adam) alanında at koştursunlar, ağızda hep aynı mükemmel kekre tadı bırakırlar. Bir zaafları varsa, o da kendileri parlak fikirler bulamadıklarında, sinema tarihi denen bohçaya el atıp, herkesin ilk bakışta hemen tanımayabileceği türleri, tarzları kurcalamaktır.

‘Hudsucker Proxy’de Capra komedisini, ‘Nerdesin Be Birader’de pranga mahkûmu filmlerini, ‘Dayanılmaz Zulüm’de Cary Grant komedilerinin pastişini yapmışlardı, başka deyişle aynen öyle bir film çeker gibi yaparak onu ‘Coen’ize etmişlerdi. Sonuçlar değişen ölçülerde ilginç de olmuştu. Ama bu filmlerle Coen’lerin parlak özgün senaryoları arasındaki fark iyi bir çikolatayla çikolata kaplı bir şey arasındaki fark gibidir. Isırdığınızda ağzınıza iyi bir şey gelmesi aradaki katmanlarda neler olduğuna bağlıdır. Coen’lerin, Ealing komedisi denen İngiliz komedi tarzının en parlak örneğine el atmaları hem heyecan verici, hem de merak ettirici; acaba, Coen’ler neredeyse kusursuz bir film olan Alexander McKendrick’in ilk ‘Ladykillers’ına ne katmış olabilirler? ‘Kadın Avcıları’nın (gene dâhiyane bir Türkçe film adı!) belli başlı katkı maddesi Amerikan Gotiği. Amerikan Gotiği, Amerika’ya has bir dehşet formülünün adıdır. Issızlığın ortasındaki alışveriş merkezine rağmen gün yüzü görmemiş bir kırsallık, dış dünyaya kapalı olmanın verdiği yabanilik, Hristiyanlığın bu ülkede aldığı çeşitli biçimlerin tuhaflığı, gelişmişlikle cehaletin bir tür grotesk karışımı hep Amerikan Gotiğidir. (Mesela bu bakımdan Bush halis Amerikan Gotiğidir, insan onu her zaman bir Coen kardeşler filminde görmeyi bekliyor.)

Amerikan Gotiği, ‘Kadın Avcıları’nda bir yandan fütursuzca dört bir yana serpilmiş Edgar Allen Poe göndermeleri şeklinde, bir yandan da sinsice serpiştirilmiş Güneylilikle dalga geçmeler şeklinde tezahür ediyor. Özellikle de zenci karakterlerle; zencilerin beyaz orta sınıf özlemiyle bu kadar serbestçe, politik doğruculuktan bunca uzaklaşarak alay edebilmenin mümkün olduğu tek yer, ancak bir Coen kardeşler filmi ve onun kendine açtığı alan olabilirdi. Her şey ve herkes o kadar karikatür ki, arada zenciler, onların çocukluk travmaları, çay saatleri, çarpık bacakları hatta başka bir filmde görmediğimiz derecede tuhaf gospel sahneleri bile zevkle kaynayıp gidiyor. Ama film sonuçta çok da ‘ince’ bir Coen’ler filmi değil, daha çok iyi bir mizah ustasının Laz fıkrası anlatması gibi bir şey oluyor. Coen’lerin Amerikan Gotiğine özgün katkıları benzersizdir. (Fargo kasabası başlı başına budur.) Bu filmde ise Coen’lerin özel buluşu olan bir habaset metaforu, Amerikan Gotiğine çok özel bir katkı aranırsa ancak bir tane bulunabilir; Çöp. Telef olan herkesin birer birer güvertesini boyladığı çöp salapuryası ve onun yükünü boşalttığı çöp adası bu filmin tek orijinal buluşu. Geri kalan da tamamen ‘çöp’ değil belki, eğlenceli, ama Coen’lerin ‘fıkra’sı, bütününde, filmin açılışında tüm yapay ihtişamıyla ufukta yükselen çöp adasının zekice pırıltısına pek ulaşamıyor. Edgar Allen Poe kılığındaki Tom Hanks’ın alışılmadık cansiperanelikte bir oyunculuk sergilediği bu filmi daha çok eski bir MAD dergisinin sayfalarını karıştırırcasına izliyoruz.



Amerikan televizyonları Ankara ve İstanbul’da meydana gelen patlamaları
ilk haber olarak verdi. NATO Genel Sekreteri Scheffer, ‘Endişemiz yok’ dedi



İSTANBUL – 14 milyon kopya satan ilk albümü ‘Let Go’ile sekiz dalda Grammy’ye aday olan müzik dünyasındaki ‘anti-Britney’ hareketinin öncülerinden Kanadalı şarkıcı Avril Lavigne’in ‘Under My Skin’ adlı yeni albümü DMC etiketiyle Türkiye’de de yayımlandı. Albümdeki 12 parçanın altında 19 yaşındaki Lavigne’in de imzası var.

(Kültür Sanat)



LONDRA – Başka bir dile çevrilmesi en zor kelime belirlendi. Bin dilbilim uzmanının seçtiği en zor kelime, güneydoğu Kongo’da konuşulan Tshiluba dilindeki ‘iluga’. İluga, ‘Her hangi bir kötü muameleyi ilk seferinde affetmeye hazır, ikincisinde hoşgörü gösteren, ama üçüncüsünde asla affetmeyen kişi’ demek.

‘Today Translations’ çevirmenlik firması organizasyonuyla belirlenen listede, ikinci sırada Yidişçe ’shlimazl’ (sürekli şanssız kişi), Japonca naa (sadece Kansai’de bir durumu vurgulamak veya onaylamak için kullanılıyor) var. Listede radioukacz (Lehçe, demirperde ülkelerinde direniş hareketi sırasında telgraf memuru olarak çalışan kişi), altahmam (Arapça, derin üzüntü), gezellig (Flemenkçe, sıcak, rahat), saudade (Portekizce, bir cins özleme hali), selathirupavar (Tamilce, okulu asmanın bir yolu), pochemuchka (Rusça, çok soru soran kişi) de var. Uzmanlara göre sözlük karşılıkları açık görünse de bu kelimelerin gönderme yaptığı yerel işaretleri aktarmak çok zor. (The Times)