Archive for Ocak 18th, 2009

ANKA – ANKARA – Çanakkale Ağır Ceza Mahkemesi Hâkimi Ali Ceylan, beş ay memuriyetten men edildi. Ceylan’ın, duruşmalara gitmeyip yerine zabıt kâtibini görevlendirmek, katıldığı duruşmalarda ise savcının taleplerini tutanağa yazdırmamak, ayrıca keşifte yetkisini kötüye kullanmaktan yargılandığı dava sonuçlandı. Yargıtay 4. Ceza Dairesi, yerine zabıt kâtibini görevlendirmek ve keşifte yetkisini kötüye kullanmaktan Ceylan’ı 2 milyar para, beş ay da memuriyetten men cezasına mahkûm etti. Ceylan, savcının taleplerini tutanağa yazdırmadığı suçlamasından ise yeterli kanıt olmadığı için beraat etti.



Oca

18

Erbakan’ın başbakanlığında dış politika tam bir felaketti. Erbakan, nefret ettiği ‘Batı Kulübü’ne karşı ‘inanmışlar kulübü’ kurmak için kolları sıvadı, taa Edonezya’ya, Malezya’ya kadar giderek hayalini gerçekleştirmeye çalıştı.

Ama olmadı. Kaddafi’nin çadırında hakarete uğramaktan ve Mısır’da istiskal edilmekten başka bir şey geçmedi eline.

Aynı ekolden gelen, Erbakan’ın öğrencileri olan Abdullah Gül-Tayyip Erdoğan ikilisi ise çok farklı bir yol izlemekte ve dış politikada oldukça başarılı olmaktadır.

Artık kangren olan Kırıs sorununu çözmeseler bile bizim lehimize denebilecek bir aşamaya taşıdılar.

AB’ye giriş için şansımızı artıracak girişimleri birbiri peşi sıra gerçekleştirdiler.

Erdoğan, İsrail’i uyaran mesajları ile Müslüman dünyadaki imajımızı olumlu yönde değiştirdi. (İslam Konferası Örgütü’nde sağlanan etkinlikte bunun da payı olmalı.)

Irak’ta neredeyse Amerika ve İngiltere ile birlikte batağa saplanmaktan kıl payı kurtulduk. Ama bizi kurtaran bu hükümetin akıllıca politikası değil, şansımız oldu. (Kabul etmek lazım ki, Erdoğan gerçekten şanslı bir insan.)

Dış politikadaki son olumlu gelişme, İslam Konferansı Örgütü’ne bir Türk’ün genel sekreter seçilmesi, KKTC’nin bu örgüt tarafından ‘devlet’ olarak kabul edilmesi ve Kıbrıs’a uygulanan ambargonun kaldırılması yönünde öneride bulunmasıdır.

İKÖ’de sağlanan bu başarıları elbette fazla abartmanın gereği yok. Bu örgüt, dünya siyasetinin oluşumunda pek etkin bir rol oynamıyor. Çok farklı çıkarları temsil eden çok fazla sayıda üyeden oluşan bu yapısıyla bundan sonra da uluslararası arenada pek başarılı olması beklenemez.

Buna rağmen, Türkiye’nin adayı olan bir kişinin genel sekreter seçilmesi bir başarıdır ve çeşitli açılardan dikkatle değerlendirilmelidir.

Birincisi, Türkiye gibi laik, Batı yanlısı, NATO üyesi, AB adayı bir ülkenin İKÖ’de bu düzeyde temsil edilmesi ve etkili olması, ülkemizin

İslam dünyası nezdinde yeni bir imaj kazanması anlamına gelecektir. Şimdiye kadar laik ve Batıcı tutumu nedeniyle İslam dünyasından dışlanan Türkiye, şimdi İKÖ’nün genel sekreterlik koltuğunu doldurabilmektedir.

Hem de, çeşitli ABD kaynakları tarafından diğer İslam ülkeleri için ‘model’

gösterildiği bir sırada. Dışişleri Bakanı Gül ve Cumhurbaşkanı Sezer’in

‘İslam dünyası kendisini gözden geçirmeli, reform sürecini başlatmalıdır’ dediği günlerde bu gelişmelerin (üstelik Ortadoğu’daki ezeli rakibimiz olan Mısır’ın bütün engelleme çabalarına karşın) yaşanması son derece önemli ve ilginçtir.

Türkiye’nin önerdiği adayın seçilmesi ve İKÖ içindeki etkinliğimizin artması, AB ile ilişkilerimizi de olumlu yönde etkileyebilir ve yıl sonunda görüşme tarihi alma şansımızı artırabilir. ‘Türkiye’nin AB üyeliği İslam dünyası ile AB’yi buluşturacak, iki dünyanın işbirliği yapma şansını artıracaktır’ diyenleri haklı çıkaracak bir tablo ile karşı karşıyayız. Türkiye’nin böyle bir ‘köprü’ olması, ancak her iki dünyada da etkili olmasıyla, sözünü dinletebilmesiyle ve saygı görmesiyle mümkündür.

İKÖ toplantısında elde edilen sonuçlar bu yönde katkıda bulunabilir.



Yeni genel sekreterin seçimle belirlenmesi İslam dünyasında reform kapılarını açabilir
İslam Konferansı Örgütü dışişleri bakanlarının dün İstanbul’da biten üç günlük toplantısı, yalnızca Türkiye’nin bir diplomasi başarısı değil, İKÖ bünyesinde de çok zamandır konuşulan reform sürecinin başlangıcı olarak da görülebilir.

İKÖ toplantısına giderken Türk Dışişleri’nin üç hedefi vardı. Üçü de ulaşılan bu hedefleri şöyle sıralamak mümkün:

1- İKÖ ÜYESİ ÜLKELERDE REFORM: Bir süredir ABD kaynaklı ‘Büyük Ortadoğu Projesi’ çerçevesinde ve bölge dışında tartışılan İslam ülkelerini daha açık ve demokratik toplumlar haline getirecek reformların gereği, ilk kez bu kadar geniş bir zeminde ve yalnızca işin muhatabı ülkeler arasında tartışıldı. Suudi Arabistan ve Mısır’ın sessiz kaldığı reform gereği konusunda, açılışını Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in yaptığı konuşmalar, bölgede değişim rüzgârlarının esmeye başladığını gösteriyordu. Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün dünkü kapanış konuşmasında söylediği gibi, Müslüman ülkelerden temsilciler reform gereğini

içeriden dile getirdiler. Değişim tohumlarının filizlenmeye başladığı ve Sezer’in vurguladığı gibi bu süreçten geri dönüşün olmadığı söylenebilir.

2- İKÖ BÜNYESİNDE REFORM: İslam ülkeleri bünyesindeki reform tohumlarının filizlendiğinin ilk kanıtı da, ilk kez bir genel sekreterin üyelerin doğrudan ve kapalı oylarıyla seçilmiş olmasıydı. Şimdiye dek seçilen sekiz genel sekreterin yedisi eskiden başbakanlık, bakanlık yapmış siyasetçiler, biri de diplomattı. Genel sekreterler genellikle Suudi Arabistan ve Mısır gibi güçlü Arap ülkelerinin desteğiyle, seçim yapılmadan ‘görüş birliği’ yoluyla ilan edilirlerdi. Bundan yedi yıl önce Türkiye Büyükelçi Yaşar Yakış’ı aday göstermiş, fakat laik Türkiye’nin İKÖ yöneticiliğine adaylığı kapalı kapılar ardından destek çıkamamıştı. Bu kez, Ankara adayını geri çekmedi. S.Arabistan tarafından desteklenen Bangladeş Devlet Bakanı (ve ülkenin sayılı zenginlerinden) Selahaddin Kadir Çavdori ve Güneydoğu Asya ülkelerince desteklenen Malezyalı diplomat (ve BM’deki Bağlantısızlar Grubu Başkanı) Hasmi Agam’la birlikte profesör Ekmeleddin İhsanoğlu’nun seçimi ilk kez genel kurula bırakıldı. Profesör İhsanoğlu yalnızca bu göreve seçilen ilk Türk değil, aynı zamanda üniversite, sivil toplum kökenli de ilk genel sekreter oldu.

Bu seçimin iki ilginç yönü daha var. Biri şekil, biri içerik açısından önemli. Şekli olarak, oylama kapalı yapılmasına karşın, Türk adayı destekleyen ülkeler arasında Filistin, Suriye, Yemen, Tunus, Irak,

Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan, Bosna, Arnavutluk ve seslerini duyurmakta zorlanan küçük Afrika ülkelerinin bulunduğu anlaşılıyor. Bu, bir profil değişimidir.

İçerik açısından da iki unsur var: Birincisi, bu seçim ‘Türkiye’nin İsrail ile kurduğu ilişkilerin İslam dünyası ile ilişkilerinde engel olduğu’ tezine yanıt oldu. İsrail yönetimlerinin Filistin halkına karşı haksızlıkları olduğunda çoğu Arap ülkesinden daha etkin karşı çıkmasına rağmen bu ülkeyle iyi ilişkilerini sürdüren Türkiye’nin adayına, İKÖ

üyelerinin çoğunluğu kendilerini temsil etme oyu verdi. İkincisi, Türkiye’nin İKÖ’yü AB üyeliği için bir sıçrama tahtası olarak kullanmak istemesine İKÖ üyelerinin tepki göstereceği, izin vermeyeceği iddiaları da boşa çıktı. Tersine, sonbahar aylarında yapılacak AB-Akdeniz toplantısı ve AB-İKÖ dışişleri bakanları zirvesi de İstanbul’da yapılıyor.

Boşa çıkan bir başka iddia da, Türkiye’nin ‘ya genel sekreterliği ya da Kıbrıs Türklerinin tanınmasını alabileceği, ikisinin birden olmayacağı’ idi. İkisi de oldu.

3- KIBRIS TÜRK DEVLETİ’NİN TESCİLİ: Şimdiye dek İKÖ’de Kıbrıs Müslüman toplumu temsilcisi sıfatıyla gözlemci olan Kıbrıs Türkleri, dün genel kurulda yapılan oylama ile, Annan Planı’nda anıldığı gibi ‘Kıbrıs Türk Devleti’ sıfatını aldılar. Böylece İKÖ, Kıbrıs Rum Cumhuriyeti’nin 24 Nisan oylamasından sonra artık Kıbrıs Türklerini temsil etmediğini ilan eden ilk uluslararası örgüt oldu. 24 Nisan öncesi Rumların istediği doğrultuda BM vetosu kullanan Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un dün KKTC Başbakanı Mehmet Ali Talat ve Dışişleri Bakanı Serdar Denktaş ile bir saatten fazla görüşmesi de siyasi ve ekonomik ambargonun kaldırılması yolunda bir başka ciddi işaret oldu.

Bu saptamalar ardından İKÖ zirvesinin hem Türkiye, hem de bölge halklarının geleceği açısından bilançosunun başarılı olduğu söylenebilir.



AA – ANKARA – Milli Eğitim Bakanlığı, yeni öğretim yılında okutulacak lise ders kitaplarının fiyatına ortalama yüzde 10 zam yaptı. Genelgeye göre ilköğretim okullarındaki ders kitapları ise 2004-2005 öğretim döneminde de ücretsiz dağıtılacak. İlköğretim ve ortaöğretimde okutulacak ders kitapları ilgili branş ve sınıf öğretmenlerince seçilecek. Liselerde okutulan özel yayınevlerinin bastığı ders kitaplarının fiyatları KDV dahil 2 ile 10 milyon lira arasında değişiyor. Matematik kitapları en yüksek fiyat belirlenen kitaplar olarak listede yer alıyor.

Bu kitapların fiyatları 3.5 milyon ile 10 milyon arasında değişiyor. Ders kitapları, belirlenenden yüksek fiyatala satılamayacak; satanlar ise cezandırılacak.



RADİKAL – İSTANBUL – Ünlü Kürt ozanı Şivan Perwer, Türkiye’ye dönüş hazırlığında. Perwer’in avukatı Hasip Kaplan, müvekkilinin Türkiye’ye dönmesinde yasal engel olup olmadığı konusunda bilgi almak için 25 Mayıs 2004′te Perwer’in doğum yeri olan Şanlıurfa Valiliği’ne başvuruda bulunduklarını anımsattı. Valiliğin cevabında, Şivan Perwer adını kullanan İsmail Aygün’ün 1986′da Türk vatandaşlığını kaybettiği belirtilerek, "Adı geçen şahsın, yabancıların tabi olduğu usul ve esaslara göre ülkemize girmesinde ve ülkemizde kalmasında, valiliğimiz açısından herhangi bir sakınca bulunmamaktadır" denildi.



Maliye kaynaklarına göre, IMF ile anlaşılırsa Türkiye gelişmelere daha dayanıklı hale gelir ve Avrupa’ya uyum daha kolay sağlanır
Uluslararası Para Fonu (IMF) ile Ankara’da yapılan görüşmelerde, yeni bir program üzerinde anlaşma sağlanamamasına karşın IMF’nin tercihinin bu yönde olduğu ortaya çıkıyor. Radikal’e bilgi veren üst düzey maliye kaynakları, hâlâ ciddi istihdam ve yatırım durağanlığı sorunu bulunsa da, IMF ile yeni bir program ve ’stand-by’ anlaşmasının acil bir ihtiyaç olmadığını, ancak Türkiye’nin muhtemel dış gelişmelere karşı daha dayanıklı hale gelmesi ve daha istikrarlı bir yatırım ortamına kavuşması için yeni bir programın yararlı olacağını öne sürüyorlar. Aynı kaynaklara göre, bu yolla Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB) ile üyelik müzakereleri

başladığında her halükârda yapmak zorunda olacağı ekonomik ve mali uyum düzeltmelerine de uluslararası siyasi destek sağlanabilir.

Kaynaklar, Türk ekonomisinin daha dayanıklı hale getirilmek zorunda olduğu muhtemel gelişmeler arasında, Hazine Bakanı Ali Babacan tarafından daha önce dile getirilen petrol fiyatlarındaki yükselmenin tahammül sınırlarını aşmasının yanı sıra, ABD Merkez Bankası’nın faiz hadlerini yükseltmesinin de bulunduğuna dikkat çekiyorlar.

Hükümet, IMF ile yeni bir programa gidip gitmeyeceği üzerine çalışmalarını sürdürüyor. Ankara’daki kulise göre, hükümetin IMF ile yeni bir program üzerinde görüşmeye başlama kararını, AB’nin müzakerelere başlama kararı ile bağlantılı görme eğiliminde. Kaynaklar, Türkiye’nin yeni bir programa karar vermek için önünde bir zaman sınırlaması bulunmadığına dikkat çekiyorlar. Ancak toplam 10 gözden geçirme aşamasından oluşan program 2005 Şubat’ında tamamlanıyor. Her biri 660 milyon dolarlık kredinin serbest bırakılmasını içeren 9 ve 10′uncu gözden geçirmelerin ise eylül ve aralık aylarında başlaması öngörülüyor. Bu arada önem taşıyan bir tarih ağustosun ilk haftasında (muhtemelen 6’sında) yapılacak IMF Yönetim Kurulu toplantısı. Burada hem 8′inci gözden geçirme ve hem de ondan ayrı olarak izleme görüşmeleri ele alınacak.

Hazine Bakanı Ali Babacan’a göreyse, önemli olan IMF’nin neyi tercih ettiği değil, Türkiye’nin neyi tercih ettiği. Bu konuda Radikal’in

sorularını dün Paris’ten telefonla yanıtlayan Babacan şunları söyledi: “Biz zaten 2005-2007 yıllarını kapsayan üç yıllık bir program hazırlıyoruz. Bu programı IMF ile ilişkilendirme kararını henüz vermedik. Mevcut program 2005 başında bitiyor, önümüzdeyse üç seçenek var. Kararımızı verirken zaman baskısı altında değiliz. Ancak temel bir ölçümüz var ki, bunu baştan beri söylüyoruz: Biz net borç ödeyicisi ülke olmak istiyoruz. Bunun anlamı giderek daha az borç ödemek istememizdir. Bunu IMF ile bir anlaşma çerçevesinde gerçekleştirmemiz mümkün olursa, o yönde karar da çıkabilir. Ama bunu söylemek için henüz erken.”

Ortada üç seçenek var. Ya hükümet 10′uncu gözden geçirme sonrasında IMF’den yeni bir program çerçevesinde talepte bulunmayacak ve ‘program sonrası izleme’ dışında IMF ile ilişki bitecek ya Brezilya’nın uyguladığı tür ‘ihtiyaç halinde stand-by’ uygulamasına geçilecek ya da IMF’nin tercih ettiği tür yeni bir program ve stand-by söz konusu olacak.

Yeni program neler içerecek?

Hükümetin, Hazine koordinatörlüğünde değerlendirmelerde bulunduğu muhtemel bir programın neler içerebileceği konusunda da IMF’nin ‘tercihleri’ var. Bunların bir kısmı aslında hükümetin de program ve planlamasında mevcut. Şöyle özetlenebilir:

KAMU BORÇLARI DÜŞÜRÜLMELİ: Kamu borçları Türkiye’de milli gelirin yüzde 80′i düzeyinde. Oysa AB’ye yeni katılan ülkelerin ortalaması yüzde 40 dolayında. AB’nin ekonomik kriterlerini belirleyen Maastricht Kriterleri’ne göre ise bu oranın yüzde 60′dan fazla olmaması gerekiyor. Kamu borçlanma oranında fazi dışı fazla önem taşıyor. Hükümet içinden, halen uygulanmakta olan yüzde 6.5 fazla hedefine itiraz var.

MERKEZ BANKASI BAĞIMSIZ KALMALI: 2001 krizi ardından uygulanmaya başlanan mevcut programın başarıya ulaşmasında Merkez Bankası’nın bağımsız yapıya kavuşturulması önemli rol oynadı. Başkan Süreyya Serdengeçti’nin eli hâlâ güçlü. Hükümetin banka yönetimine siyasi nitelikte atamalara izin verecek değişikliklere gitmemesi bundan sonraki programlarda da önem taşıyacak.

YENİ BANKACILIK KANUNU: Mevcut programla büyük ölçüde temizlenen bankacılık sisteminde son düzeltmeler için yeni bir kanun gerekiyor. Hükümetin de hazırlıklarını sürdürdüğü bu kanunun öncelikleri IMF tercihlerine göre şunlar olabilir:

1- Banka sahipliği, yönetim kurulu üyeliği ve yöneticiliği için daha yüksek yasal standartlar getirilmeli.

2- Bankanın bağlı bulunduğu grup şirketlerine verebileceği kredi limitleri AB standartlarına düşürülmeli.

3- Kötü niyetle kredi batıranlarla, iyi niyetle girişimde bulunup başarısız olanlar arasında ayrım iyi yapılarak, iyi niyet başarısızlıklarına yasal koruma güçlendirilmeli.

4- BDDK ve TMSF ayrı kalmaya devam etmeli ama koordinasyon artmalı. Her ikisi üzerindeki siyasi etkiyi azaltacak yasal düzenleme yapılmalı.

ÖZELLEŞTİRME DÜZENE GİRMELİ: Türkiye’de özelleştirme projelerine girmeyi sonu belli olmayan macera olmaktan çıkarıcı düzenlemeler yapılmalı. Yasal dayanağı olmadan özelleştirme adımı atılmamalı, özelleştirme ehil kurum ve personel tarafından yürütülmeli,

YATIRIM ORTAMI İYİLEŞTİRİLMELİ: Yasal düzenlemelerle şirket kuruluşu kolaylaştı. Ancak özellikle de yabancı yatırımcılar açısından, karmaşık vergi mevzuatı, gümrük mevzuatı ve lisanslar gibi sorunlar caydırıcı oluyor. Hükümet bunu yabancı yatırımcıya vergi teşviki sağlamakla aşmaya çalışıyor. Oysa IMF buna karşı. Bu durumu kısa vadede yatırım getirse bile uzun vadede yatırım caydırıcı ve gelir düşürücü buluyor. Görüşmeler sonucu hükümet vergi sistemini daha etkin ve basit hale getirecek bir vergi reformu üzerinde çalışma kararı almış bulunuyor. Bu konuda Hazine ve Maliye uzmanlarıyla birlikte çalışacak bir IMF teknik heyetinin haftaya Ankara’da olması bekleniyor.



ANKARA – Ankara Sinema Derneği’nin akademisyen, eleştirmen, yönetmen, oyuncu gibi sinemayla yakından ilgilenen 400′e yakın kişiyle yaptığı anket sonucu belirlenen Türk sinemasının en iyi 10 filmi, 2-10 Temmuz tarihlerinde yapılacak 39. Karlovy Vary Film Festivali’nde gösterilecek. Anket sonucu ‘Yol’, ‘Umut’, ‘Sürü’, ‘Muhsin Bey’, ‘Masumiyet’, ‘Selvi Boylum Al Yazmalım’, ‘Anayurt Oteli’, ‘Susuz Yaz’, ‘Gelin’ ve ‘Uzak’ Türk sinema tarihinin en iyi 10 filmi olarak belirlenmişti.

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın maddi katkıda bulunduğu projeyi Kodak film sağlayarak, Fono film de kopyaları basarak destekliyor. Proje kapsamındaki filmlerin İngilizce altyazıları da gözden geçirildi. En İyi 10 Türk Filmi’nin yurtdışındaki tanıtımı için İngilizce olarak broşür hazırlandı ve afiş bastırıldı.



AKP ve benzeri partilerle sol, haklı veya haksız olarak aynı kitleyi paylaşmaktadır. AKP’nin seçimlerde oylarını artırmasının başlıca nedeni solun işlevinden uzaklaşmasıdır
RP FP, SP, AKP benzeri partiler, solun boşalttığı siyasal alanı doldurmakta gecikmedi. Bir bakıma, solun sol olmaktan uzaklaşması sayesinde bunlar gelişti. Günümüzün siyasal gerçeği budur.

AKP’nin büyümesi, doğrudan doğruya, solun küçülmesiyle bağlantılıdır; AKP ve sol, birbiriyle ters orantılıdır. Biri küçüldükçe, öteki büyümüştür. Küçülmüş olan tekrar büyürse, büyümüş olan küçülecektir. Çünkü her ikisi, haklı ya da haksız olarak, öncelikle aynı kitleyi paylaşmak durumundadır. Sol işlevinden uzaklaştıkça, solun sosyolojik temeli olan kitleler de ondan uzaklaşmıştır. Solun eşitlik, adalet, dayanışma, yardımlaşma söylemlerini çağrıştıran söylemleri dinsel renkler de katarak kullanan, iddialı, örgütlü, paralı ve üstelik de çalışkan RP-FP-SP-AKP’nin peşine, solun geleneksel sosyolojik tabanı takılmıştır. Solun sorumluları ise, genellikle, bu gelişmeleri seyirci gibi izlemeye devam etmişlerdir. Kendilerinin 1970′ler öncesindeki ezberlerine yeniden takılarak, ayaklarının altından kayan zemini, tek başına bir ‘laiklik-laiklik karşıtlığı’yla açıklamaya uğraşmışlardır. Dolayısıyla, hem olanı anlayamamışlardır, hem de bu büyük taban kaybını önleyememişlerdir.

DÜN, BUGÜN, YARIN…

Burada, Türk solunun tarihsel bir gerçeğine ve bunun günümüze dek yarattığı ciddi eksikliğe değinmek istiyorum: Türkiye’nin tarihsel gelişim süreci ile, Batı Avrupa’nınki farklıdır. Onlarda, özerk şehirlerin, merkezi sınırlayan çevre güçlerinin, burjuva sınıfının, sanayileşmenin, işçi sınıfının gelişimi ortamında, sosyal demokrasi şekillenmiştir. Öncelikle işçinin, sendikaların, emeğin kitle partisi kimliğiyle siyaset sahnesine çıkmıştır. Daha sonra, başka ilerici kesimlere açılmıştır.

Türkiyemizde ise, bizim kendine özgü tarihsel oluşumumuzda, ne çevre güçleri, ne burjuvazi, ne de işçi sınıfı o dönemlerde mevcuttur. Dolayısıyla, Türkiyenin solu, emeğin dünyasında değil, ilerici bürokratların, ‘aydınların’ ortamında doğup gelişmiştir.

1980′lerde ve 1990′larda yayımlanan sola ilişkin dört kitabımda (Sosyal Demokrasi, Engeller ve Çözümler; Sosyal Demokrasi Nedir, Ne Değildir; Yeni Sol; Sol’daki Arayış), bu ‘farkı’ ve sonuçlarını incelemeye de çalıştım. Türkiye’de solun tarihsel ve temel sorununun, emek boyutundaki eksikten kaynaklandığı dikkat çekiyor. Bu, kimsenin hatası, zaafı değildir; bir vakıadır. Günümüzde yapılması gereken, bu eksiğin bilincinde olmaktır, kitlelerden kopukluğun bu eksikle de bir ölçüde bağlantılı olduğunu bilmektir. Nihayet, dikkatli politikalarla, bu eksiği dengeleyecek siyasetleri, oluşturabilmektir.

Başarının tek göstergesi

Sol, kendi sosyolojik tabanına yeniden sahip çıkabilmeli, onun desteğine yeniden kavuşmalıdır. Solun, öncelikle değişim ve yenileşme ihtiyacı duyanların, öncelikle gelişme ve büyüme arayanların, öncelikle çocuklarına daha farklı bir dünya yaratmak için çırpınanların siyaseti olduğunu sol bilmeli ve gereğini yapmalıdır. Bunu başarmak için sol yenileşmeli, büyümeli, bütünleşmeli ve tarihsel yenileştirici işlevine, değişimin, daha çok üretimin ve daha adil paylaşımın kulvarlarında sahiplenmelidir. Soldaki yenileşmenin hem başarı koşulu, hem de başarı göstergesi budur. Türkiye’nin dar gelirli kitlelerinde, mutsuz köylülerinde, çocuğunu okutamayan ailelerinde, büyük kentlerde kendisine bir hayat kurmak için dişiyle, tırnağıyla uğraşan insanlarında ‘kendi temsilcilerini, kendi koruyucularını, kendi umutlarını’ solda değil, AKP’de görmek eğilimi devam ederse, gelecekteki seçimlerin de büyük galibi ve büyük mağlubu bellidir. Ne zamana kadar? Kitlelerin asıl temsilcisi olan sosyal demokrasi, kendi kimliğine yeniden kavuşana kadar…

KÜRESELLEŞME VE SOSYAL DEMOKRASİ

Sosyal demokrasi, önümüzdeki yılları doğru değerlendirirse, önüne hedef koyup, felsefi derinliği de olan temel yaklaşımlarla, cesur tercihlerle yola çıkabilirse, aşılacak mesafe sanılandan daha kısadır. Türkiye’nin ve dünyanın gerçeklerini değiştiren, gerçeği tekrar biçimlendiren yeni jeostratejik dengeler oluşuyor. Bir zamanlar ‘değişmez’ sanılan iki kutuplu dünya düzeninin dağıldığı, onun yerine konan ve mutlak sanılan egemenliğin, ‘yeni dünya düzeni’nin ise, daha şimdiden, özellikle Irak’taki

olağandışı başarısızlık nedeniyle sorgulandığı bir dönem yaşanıyor. Hiçbir şeyin kalıcı olamadığını kanıtlamış insanlık, aynı kuralların toplum hayatındaki, evrensel dengelerdeki, uluslararası siyasetteki geçerliliğini şimdi bir kez daha ve yoğun biçimde yaşıyor.

Bilgi ve iletişim teknolojilerinde ışık hızıyla yarışan değişim, küreselleşme olgusunu, bütün güzellikleri ve çirkinlikleriyle gündeme getirdi. Bir yandan, insanlığın bilgiye geçmişle kıyaslanmayacak kadar kolay ulaştığı, toplumun ve bireyin, daha bilgili ve daha haberli olduğu bir dünya şekilleniyor; daha kaliteli üretimin teknikleri gelişiyor.

Öte yandan, önceki teknoloji devrimlerinin kuralı günümüzde de işliyor: Bilgide ve iletişimde yaşanan devrimin ve onun ürünü olan küreselleşmenin ilk aşamasında, eşitsizlik, hem ulusal ortamda hem uluslararasında büyüyor; toplumun kendi içinde ya da ulusların kendi arasında, güçlüyü daha güçlü kılıyor, güçsüzü daha da güçsüzleştiriyor. İnsanlık, bu yeni devrimin yıkıcı sonuçlarını sınırlamak, olumlu özelliklerinden yararlanmak için uğraşıyor. Gelişen ve değişeni yadsımak değil, ona teslim olmak da değil, egemen olmanın mücadelesini veriyor. Sosyal demokratlar, değişen koşulların toplum adına üstesinden gelebilmek için, güçlü olmak zorunda. Küreselleşme karşısında, kaba bir teknoloji inkârcılığıyla, ya da, öteki bazı siyasetler gibi, teknoloji fetişizmi ve tutsaklığıyla değil, gelişime ve teknolojiye, küreselleşme olgusuna toplum çoğunluğu yararına yön vermek iradesiyle, sosyal demokrasi özüne sadık kalabilir.

SOSYAL DEMOKRASİ VE DÜNYA

Sosyal demokrasi, Türkiye’nin tarihiyle ve kültürüyle hem bir Avrupa ülkesi, hem de bir Asya ülkesi olduğunun, bu özelliğinin ona dış siyasette ve uluslararası stratejide büyük bir ayrıcalık, bir öncelik, avantaj getirdiğinin bilincindedir. Türkiye’nin 21. yüzyıldaki hedefi, Avrupa Birliği üyesi ve Avrasya’nın önde gelen belirleyici bir ülkesi olmaktır. Bu iki hedef birbiriyle çelişmez, bilakis, birbirini güçlendirir. Özellikle ‘medeniyetler savaşı’ tehlikesini yaşayan bir ortamda, Türkiye’nin önemini en ileriye taşır.

AB üyeliği desteklenmeli

AB üyeliği, Türkiye’nin gelişimine olumlu dış dinamikler getiren, Türkiye’nin ilerlemesini hızlandıran ve kolaylaştıran başlıca projedir. Sosyal demokrasi elbette AB üyeliğine tam destektir, bu konuda ikircikli yaklaşımlar sosyal demokrasiye yakışmaz. AB üyeliği, Türkiye için ciddi bir amaçtır; ama bir saplantı olmamalıdır. ‘AB üyeliği gerçekleşmezse, demokrasi yok olur, laiklik mahvolur, gericilik egemenliğini ilan eder, üstüne üstlük bir de bölünürüz’ gibi düşünceleri gayri ciddi bulmaktayız ve kınamaktayız. Türkiye, bu komplekslerden artık kurtulmalıdır. AB üyeliği için mutlaka mücadele vermek gerekir, ama AB üyeliği olmazsa da Türkiye’nin demokrat, ileri, güçlü ve büyüyen bir ülke olduğunu ve öyle olacağını bilerek…