


Archive for Mart 2nd, 2009
Nikotin hiperaktivite, şizofreni, alzheimer, parkinson gibi hastalıklarda kullanılabilecek
LONDRA – Dikkat: Nikotin sağlığa yararlıdır! ABD’li bilim adamları milyonlarca kişinin sigara tiryakisi olmasına neden olan nikotinin, yakında hiperaktivite, şizofreni, alzheimer ve parkinson gibi hastalıkların tedavisinde kullanılabileceğini açıkladı. Yale ve Chicago Üniversiteleri araştırmaları, nikotinin psikiyatrik bozukluğa sahip kişilerin beyin aktivitesi üzerinde güçlü etkisi olduğunu ortaya koydu.
Araştırmalar, nikotinin parkinson semptomlarının başlamasını geciktirdiğini gösterirken, bazıları da şizofren hastalarda halüsinasyonları önleme etkisini ortaya çıkardı. Chicago Üniversitesi’nden Dr. Dan McGehee "Birçok psikiyatrik vakada nikotinin işe yaradığı gerçek. Nikotin yan ürünleri tıbbi olarak işlenirse çok sayıda psikiyatrik sorunu hafifletebiliyor" dedi. Nikotinin parkinson samptomlarını da hafifletebildiği açıklandı. McGehee, nikotinin parkinson yüzünden ölen hücrelerin yerini alacak beynin diğer bölgelerindeki hücreleri uyarabileceği gibi, kalan sağlıklı hücrelerin korunmasını sağlıyor da olabileceğini söyledi.
Nikotinin beynin bazı bölgelerindeki hücrelerin yüzeyinde bulunan reseptörleri harekete geçirdiği, böylece sinirlerin haz duygusuyla ilişkili dopamin adlı kimyasalın salgılanmasına sebep olduğu biliniyor. (The Guardian)
Mar
2
Futbol Federasyonu Hukuk Kurulu üyesi İsmail Özersin, Kayserispor’la Erciyesspor’un isim takası hakkında demiş ki; "Sen adını Ahmet’ten niye Mehmet yaptın demek gibi bir şansımız yok." Hukuken doğru.
Ama Ahmet ismiyle nicedir tanıdığımız biri birdenbire Mehmet adıyla karşımıza çıkarsa, garibimize gider doğrusu. Haysiyet kırıcı, olaylara yol açan bir isim değil idiyse değiştirdiği, onun ya gıllıgışlı işler güttüğünü (Miras davası falan) ya da kompleksli birisi olduğunu düşünürüz.
Futbol kulüplerine birer ‘şahsiyet’ atfediyorsak, isimler önemlidir. Her
gelen belediyenin tabelasını değiştirdiği lalettayin sokak isimleri gibi olmamalıdır, futbol kulüplerinin namları.
Türkiye futbol ortamında zelil isim değiştirme vakaları daha önce de yaşandı. Şüphesiz en önemlisi, soylu Hacettepe’nin başına gelendir. 1950-60′ların şanlı kulübü, 80′lerde 3. Küme’de dirilmeye çalışırken, önce sponsorunun adını terkisine aldı: Hacettepe Camuzoğluspor oldu. Sonra, beteri geldi. Zamanın Keçiören Belediye Başkanı Melih Gökçek el koydu Hacettepe’ye ve onu kendi mahallesine taşırken, bu gelenekli kulübün ismini büsbütün başkalaştırdı: Keçiörengücü yaptı! Bir süre sonra da bıktı, kendi haline bıraktı. Gökçek’in yeni oyuncağını biliyoruz: Ankara Büyükşehir Belediyespor. Onun da adıyla oynadı: Büyükşehir Belediyesi Ankaraspor gibi uyduruk bir sözdizimi peydahladı, Ankara’nın ‘esas takımı’, alamet-i farikası gibi gözüksün diye zaar…
Kadim kulüplerin can havliyle sarıldıkları sponsorların belasına takındıkları müseccel markalara ya da şirket donuna girip ‘A.Ş.’ kuyruğu takmalarına da gönlüm razı olmaz. Bir futbol kulübü için, doğumunda kulağına okunan ismi mübarektir. Asar-ı atikadan Vefa kulübünün-sanırım 70′lerin sonu, 80′lerin başıydı-bir aralara (ona ikbal de getirmeyen) bir müessesenin himayesine girip ‘Vefa Simtel’ adını almasını, ‘vefa’ mefhumunun başına gelenlerin en acı timsallerinden biri sayarım.
Ankaragücü gibi, durup oturana kadar defalarca isim değiştiren (Altınöres, Turan Sanatkaran İdman Yurdu, İmalatı-ı Harbiye…) özel vakalar tabii müstesna… Çok eski zamanlarda olmuş bitmiş, arkasında bir tarih, bir hikâye olan bir isim-şehir oyunudur o. Şekerhilal’in 60′larda Şekerspor’a dönüşmesi de tatlı bir inkilaptır. Lakin geçtiğimiz senelerde,
bir yüksek şahsiyet olan PTT’nin isminin ve renginin Telekomspor’a tahvil
edilmesi, tarihin affetmeyeceği bir hoyratlık örneğidir.
60′li senelerde Milli Lig serpilir, Anadolu takımları birbirlerinin ardı sıra sökün etmekteyken, devrin futbol aristokratları, bu nevzuhur takımların bir vilayetin sonuna ‘…spor’ ilavesiyle oluşan tekdüze isimlerini, onların yapaylığına, manasızlığına, görgüsüzlüğüne, bir yozlaşmayı temsil edişlerine delil gösteriyorlardı. İstanbul’un ananevi semt adlarını taşıyan kulüpler, sonra Altay, Altınordu, Gençlerbirliği gibi mekândan azade isimler taşıyan kulüpler, sahih neseplere, özel şahsiyetlere delalet ediyordu onlara bakılırsa.
Elbette açıkça seçkinci, çokça romantik bir bakıştı bu. Seçkinci yanına asla, ama romantik yanına biraz anlayışla yaklaşırım doğrusu. Bütün vilayetlerin ‘taşraların’, ‘…spor’ ekli isimlerce temsil edilmeleri sahiden bir tekdüzelik hissi veriyor, yarı resmi, bürokratik bir hava estiriyor. Oysa o ‘vilayet-spor’ların birçoğunun mayasında, özgün tarihlerin ve isimlerin yattığını biliyoruz: Trabzon’un İdman Ocağı’nı
ve Gücü’nü düşünün.
Erciyesspor, bu bakımdan hoş bir değişiklik olacaktı doğrusu, 1. Lig’de. Bu isimlerinde sebat etseydiler, 12 yılda beş kez isim değiştirdikleri maymun iştahlı geçmişlerini memnuniyetle unuturduk.
Ama şimdi ne oldu? Dar kafalı eşraf ideolojisinin emrinde bir vilayetçilik oyunuyla tadını kaçırdılar işin.
Kayserispor ismi, Türkiye 1. Lig tarihinde bir asansör markası oldu bugüne kadar.
Eski Erciyeslilere hayırlı olsun.
İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu, Alaattin Çakıcı’nın Avusturya polisi tarafından Türkiye’nin isteği ve bilgisi dahilinde yakalandığını söyledi.
Kastamonu’nun Bozkurt ilçesinde düzenlenen 32. Bozkurt Yakaören Kültür ve Deniz Şenlikleri ve Avrupa Konseyi tarafından Bozkurt’a verilen ‘Onur Bayrağı’ ödül törenine katılan Aksu, gazetecilerin Çakıcı’nın yakalanmasına yönelik sorularını yanıtladı. Aksu, Çakıcı’nın Türkiye’den kaçışından itibaren gidebileceği tüm ülke polisleriyle iletişim kurulduğunu belirterek, son yıllarda 48 ülke ile terör ve uyuşturucu ile mücadele doğrultusunda işbirliği yapıldığını anımsattı. Söz konusu güvenlik işbirliği anlaşması çerçevesinde Çakıcı hakkında ‘Kırmızı Bülten’ çıkardıklarını belirten Aksu şunları söyledi: “Çakıcı İnterpol tarafından Avrupa’da ve bütün dünyada takip ediliyordu. Avusturya’ya geçişini tespit ettik. Çakıcı, tamamen bizim isteğimiz ve bilgimiz dahilinde Avusturya polisince yakalandı. Bundan sonraki süreç, Türkiye ve Avusturya arasında daha önce yapılan antlaşmalar doğrultusunda yürütülecektir. Adalet Bakanlığı’nın hazırlayacağı dosya, Avusturya Adalet Bakanlığı’na gönderilecektir. Bu süreç doğrultusunda, Çakıcı, Türkiye’ye getirilecektir.”
Mar
2
İzmit Şehir Tiyatroları’nın yeni genel sanat yönetmeni Ragıp Savaş, öncelikli hedefinin geniş bir kitlenin ayağını tiyatroya alıştırmak olduğunu söylüyor
Mar
2
Birisi bana izah ederse çok memnun olacağım, son zamanlarda demokrasi testi haline gelen ‘Ruhban Okulu’ meselesinin aslı astarı nedir? Neden demokrat olan herkesin, bu türden her talebi desteklemesi gerekiyor?
Baştan, Türkiye’de ruhban ihtiyacını karşılamak için Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması talep ediliyordu, şimdilerde okulda okuyacak öğrenci bulunamadığı için dışarıdan öğrenci getirtmek ihtiyacından bahsediliyor (Milliyet, 6 Temmuz, Radikal, 13 Temmuz). Hangisi ihtiyaç? Türkiye’de ruhban olmak isteyen insanlar var da okul bulamıyorlarsa, neden dışarıdan öğrenci getirtmek gerekiyor. Yok, Ortodoks cemaat çok azaldığı için, öğrenci bulunamıyorsa, neden Ruhban Okulu açmak ihtiyaç? Sayıları ihtiyacın ötesinde diye, imam-hatip okullarının fazlasının kapatılmasının savunulduğu bir ülkede, öğrencisi olmayan okul neden açılıyor?
Diğer taraftan, olaya başka türlü de bakmak mümkün; Heybeliada Ruhban Okulu, Ortodoks dünya için, belli ki tarihi önemi olan bir kurum, bu nedenle bu kurumu yaşatmak istemek anlaşılır bir şey olabilir. Ama o zaman, Süleymaniye Medresesi’nin yeniden eğitime başlaması neden söz konusu olmasın? Bu durumda, dışarıdan öğrenci getirtmeye ihtiyaç olmaz, bu ülkede orada okumak isteyecek yeterince öğrenci çıkar. Hem mesele Türkiye ile de sınırlı değil, madem tarihi kurumları canlandırmak mümkün, Osmanlı devletinin yayıldığı tüm coğrafyada, bir zamanlar faaliyetde olan medreseler ve benzeri kurumlar da faaliyete geçsin. Canı isteyen Müslüman gitsin, Balkanlar’ın herhangi bir yerinde dini eğitim görsün. Hem, keşke, bu dini eğitimle de sınırlı olmasa, insanlar canları nerede eğitim görmek istiyorlarsa orada bu imkânı bulsalar. Ama özellikle ve öncelikle tarihi özellikleri olan kurumlar canlansa.
Bu, neresinden baksanız hoş bir kültürel atmosfer olurdu. Türkiye ve Ortadoğu büyük dinlerin tarihi merkezleri ile dolu, böyle bir atmosferde, keşke sadece Heybeliada’da değil, Anadolu’nun değişik yerlerinde tarihi manastırlar yeniden hayat bulsa. Örneğin, Mardin’de Süryani’de teoloji okutulabilse. İnanın, böyle bir dünya mümkün olsa, bundan en çok hoşlanacak insanlardan biri ben olurdum. Ne yazık ki, böyle bir dünyada değil, aksine farklı dinlerin, kültürlerin birbirlerini tehdit olarak gördüğü, dahası aynı kültür dünyasında yaşayan insanların birbirini tehdit olarak gördüğü bir dünyada yaşıyoruz. Üstelik bu ortam, sürekli olumlu değil, olumsuz istikamette gelişiyor. Dünya üzerindeki iktidar mücadeleleri, yeniden kültürler, dinler üzerinden kurulmaya çalışılıyor.
‘İyi ya, esnek olalım da, ortam değişsin’ diyebilirisiniz. Bu ortamın değişmesinin göstermelik esnemelere dayanmadığını biliyoruz, dahası bu esnekliklerin başını, Türkiye’nin ve münhasıran Heybeliada Ruhban Okulu’nun çekmesi, pek anlamlı değil. Koyu milliyetçi çevrenin her muzır işin içinde yabancı parmağı araması, Fener Rum Patrikanesi gibi kurumları, sürekli fesat yuvası olarak algılaması nasıl hastalıklı bir şeyse, sanki dünya bir gül bahçesiymiş de, bu bahçede dikenli kalan tek yer Türkiye’deki uygulamalarmış gibi düşünmek, Fener Rum Patrikanesi’ni, elini eteğini bu dünya işlerinden çekmiş bir ibadethaneden ibaret görmek de o derece saf bir yaklaşım.
Asıl endişe verici olan, bu iki uç yaklaşımın sürekli birbirini beslemesi. Koyu milliyetçi söylemler paranoyayı artırdıkça, demokratların dünya gerçeklerinden uzak bir iyimserliğe savrulması, onlar bu yönde savruldukça, koyu milliyetçi söylemlerin daha paranoik bir şekil alması ve en kötüsü daha yaygın bir kabul görmeye başlaması. Türkiye’nin zengin ve tarihi kültürel çeşitliliğine sırt çevirerek, daraltıcı bir ulusalcılığa mahkûm olması gerçekten büyük kayıp, ama bunun aşılmasının yolu, bu ulusalcı tepkinin karşı çıktığı her şeyi bayrak yapıp savunmak olmamalı diye düşünüyorum.
Mar
2
Birisi bana izah ederse çok memnun olacağım, son zamanlarda demokrasi testi haline gelen ‘Ruhban Okulu’ meselesinin aslı astarı nedir? Neden demokrat olan herkesin, bu türden her talebi desteklemesi gerekiyor?
Baştan, Türkiye’de ruhban ihtiyacını karşılamak için Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması talep ediliyordu, şimdilerde okulda okuyacak öğrenci bulunamadığı için dışarıdan öğrenci getirtmek ihtiyacından bahsediliyor (Milliyet, 6 Temmuz, Radikal, 13 Temmuz). Hangisi ihtiyaç? Türkiye’de ruhban olmak isteyen insanlar var da okul bulamıyorlarsa, neden dışarıdan öğrenci getirtmek gerekiyor. Yok, Ortodoks cemaat çok azaldığı için, öğrenci bulunamıyorsa, neden Ruhban Okulu açmak ihtiyaç? Sayıları ihtiyacın ötesinde diye, imam-hatip okullarının fazlasının kapatılmasının savunulduğu bir ülkede, öğrencisi olmayan okul neden açılıyor?
Diğer taraftan, olaya başka türlü de bakmak mümkün; Heybeliada Ruhban Okulu, Ortodoks dünya için, belli ki tarihi önemi olan bir kurum, bu nedenle bu kurumu yaşatmak istemek anlaşılır bir şey olabilir. Ama o zaman, Süleymaniye Medresesi’nin yeniden eğitime başlaması neden söz konusu olmasın? Bu durumda, dışarıdan öğrenci getirtmeye ihtiyaç olmaz, bu ülkede orada okumak isteyecek yeterince öğrenci çıkar. Hem mesele Türkiye ile de sınırlı değil, madem tarihi kurumları canlandırmak mümkün, Osmanlı devletinin yayıldığı tüm coğrafyada, bir zamanlar faaliyetde olan medreseler ve benzeri kurumlar da faaliyete geçsin. Canı isteyen Müslüman gitsin, Balkanlar’ın herhangi bir yerinde dini eğitim görsün. Hem, keşke, bu dini eğitimle de sınırlı olmasa, insanlar canları nerede eğitim görmek istiyorlarsa orada bu imkânı bulsalar. Ama özellikle ve öncelikle tarihi özellikleri olan kurumlar canlansa.
Bu, neresinden baksanız hoş bir kültürel atmosfer olurdu. Türkiye ve Ortadoğu büyük dinlerin tarihi merkezleri ile dolu, böyle bir atmosferde, keşke sadece Heybeliada’da değil, Anadolu’nun değişik yerlerinde tarihi manastırlar yeniden hayat bulsa. Örneğin, Mardin’de Süryani’de teoloji okutulabilse. İnanın, böyle bir dünya mümkün olsa, bundan en çok hoşlanacak insanlardan biri ben olurdum. Ne yazık ki, böyle bir dünyada değil, aksine farklı dinlerin, kültürlerin birbirlerini tehdit olarak gördüğü, dahası aynı kültür dünyasında yaşayan insanların birbirini tehdit olarak gördüğü bir dünyada yaşıyoruz. Üstelik bu ortam, sürekli olumlu değil, olumsuz istikamette gelişiyor. Dünya üzerindeki iktidar mücadeleleri, yeniden kültürler, dinler üzerinden kurulmaya çalışılıyor.
‘İyi ya, esnek olalım da, ortam değişsin’ diyebilirisiniz. Bu ortamın değişmesinin göstermelik esnemelere dayanmadığını biliyoruz, dahası bu esnekliklerin başını, Türkiye’nin ve münhasıran Heybeliada Ruhban Okulu’nun çekmesi, pek anlamlı değil. Koyu milliyetçi çevrenin her muzır işin içinde yabancı parmağı araması, Fener Rum Patrikanesi gibi kurumları, sürekli fesat yuvası olarak algılaması nasıl hastalıklı bir şeyse, sanki dünya bir gül bahçesiymiş de, bu bahçede dikenli kalan tek yer Türkiye’deki uygulamalarmış gibi düşünmek, Fener Rum Patrikanesi’ni, elini eteğini bu dünya işlerinden çekmiş bir ibadethaneden ibaret görmek de o derece saf bir yaklaşım.
Asıl endişe verici olan, bu iki uç yaklaşımın sürekli birbirini beslemesi. Koyu milliyetçi söylemler paranoyayı artırdıkça, demokratların dünya gerçeklerinden uzak bir iyimserliğe savrulması, onlar bu yönde savruldukça, koyu milliyetçi söylemlerin daha paranoik bir şekil alması ve en kötüsü daha yaygın bir kabul görmeye başlaması. Türkiye’nin zengin ve tarihi kültürel çeşitliliğine sırt çevirerek, daraltıcı bir ulusalcılığa mahkûm olması gerçekten büyük kayıp, ama bunun aşılmasının yolu, bu ulusalcı tepkinin karşı çıktığı her şeyi bayrak yapıp savunmak olmamalı diye düşünüyorum.
DHA – KONYA – Selçuk Üniversitesi Ziraat Fakültesi Tarla Bitkileri Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Mehmet Babaoğlu, ‘doku kaynaştırması’ adını verdiği yöntemle, bir bitkiden aynı anda iki ürün almayı başardı. Aynı bitkinin kökünde patates, dalında ise domates yetişiyor.
Yaklaşık üç yıldır patates ve domates melezlenmesi üzerine araştırma yapan Babaoğlu, “Daha önce erik ve kayısı gibi bazı ağaçların farklı dallarından aynı anda iki ürün elde edilmişti. Ancak sebzelerde melezlenme işlemi ilk kez gerçekleştiriliyor” diye konuştu. Babaoğlu, şu anda sadece küçük bir alanda çift ürün yetiştirebildiklerini belirterek, şunları söyledi:
“Yöntem yaygınlaşırsa, patates yetiştirilen tarlalarda aynı anda domates de yetiştirilebilecek. Çiftçi bir tarladan iki ürünü birden hasat ederek hem kendisine hem de ülke ekonomisine büyük katkı sağlayacak. Bu yöntem evlerdeki saksılarda da hobi amacıyla uygulanabilir.”
Babaoğlu’na yardım eden çiftçi Mehmet Oruç ise “Sayın hocamıza önce inanmadım. Başarılı olunca da çok şaşırdım. Aynı bitkinin kökünü kazdığımda patates alırken, dalından ise domates topluyorum” dedi.

