Archive for Mart 12th, 2009



Fenerbahçe Teknik Direktörü Christoph Daum, UEFA’nın resmi internet sitesine açıklamalarda bulundu. Tecrübeli çalıştırıcı, geçen sezon şampiyon olmayı kendisinin bile beklemediğini söyledi
PITBURG – Fenerbahçe Teknik Direktörü Christoph Daum, ‘www.uefa.com’ adresindeki UEFA’nın resmi internet sitesine konuştu. Sitede, ‘Daum faktörü Fener’i harekete geçirdi’ başlığıyla yayımlanan röportajda,

"Yunanistan, Alman bir hocayla Euro 2004′ü kazandı. Karşı kıyıda ise yine bir Alman, Fenerbahçe’nin başında şampiyonluğa ulaştı" ifadesi kullanıldı. Tecrübeli çalıştırıcı röportajda, Şampiyonlar Ligi’nden, Fenerbahçe’nin geçen sezon şampiyonluğa ulaşmasına ve Almanya A Milli Futbol Takımı teknik direktörlüğüne kadar birçok soruyu yanıtladı. Daum’un röportajından satırbaşları şöyle:

  • Fenerbahçe’nin 15. şampiyonluğunu kazanmasında yardımcı olduğum için mutluyum. Sarı-Lacivertli ekip tarihinde ilk kez bir Alman çalıştırıcıyla şampiyon oldu. Ancak kendimi bir İtalyan, bir İngiliz ya da İspanyol teknik direktörden ayırt etmiyorum. Futbol uluslararası bir olaydır. Doğrusunu söylemek gerekirse ben klasik Alman futbolunu benimsemiyorum. Brezilya ve Arjantin futbolu beni daha çok çekiyor.
  • Sezon başında başkan Aziz Yıldırım’la görüştüm. Geçen seneyi geçiş sezonu olarak gördüklerini ve genç, güçlü bir kadro yaratmamı istediler. Benim üzerimde bir baskı kurmadılar. Yaptığımız en önemli şey, sistemi ve mantaliteyi değiştirmekti. Bunu başarıyla gerçekleştirdiğimizi sanıyorum.

    Oyuncularıma futbolda en önemli şeyin sonuç olduğunu söyledim. Takım oyunu da bizi başarıya götürdü. Oyuncular önemlidir ancak yıldızlar takım oyununda parlar. Büyük yetenekleri çok severim ama kesinlikle bencillik olmamalı.
  • Liderden sekiz puan gerideyken kendi kendime, ‘Bu şampiyonluğu kazanmamız mucize olur’ demiştim. Ama oldu. Beşiktaş puan kaybetmeye başladı, biz de sonuçta şampiyonluğa ulaştık. Konsantrasyonumuzu ve umudumuzu yitirmedik. Küçük çaplı bir mucize yarattık.
  • Şampiyonlar Ligi’ne gelince… Bu sene bizim için tecrübe olacak. Kimse bizden Şampiyonlar Ligi’nde büyük başarılar beklemesin. Bu organizasyonda yeni bir takım olduğumuz unutulmasın. Herkes genç ve yetenekli oyunculara sahip olduğumuzu biliyor. Bu yüzden sabrımızı yitirmemeliyiz. Üç yıllık bir plan yapmalı ve buna uymalıyız. Taraftarlar bilmeli ki, futbolcularımız sahada elinden gelenin en iyisini yapıyor. Yenildiğimizde büyük tepkiler göstermesinler. Ayrıca bütün Fenerbahçeli taraftarlardan biraz da gerçekçi olmasını bekliyorum.
  • Alman Milli Takımı’nı çalıştırmayı düşünmüyorum.



  • Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, PTT’nin 20 trilyon lira zarardan 6 trilyon lira kara geçtiğini belirterek, PTT Bank’ın da vatandaşlara ‘ilaç gibi geldiğini’ bildirdi.

    Ulaştırma Bakanlığı’ndan yapılan yazılı açıklamada, yıllardır trilyonlarca lira zarar eden PTT’nin bu yıl büyük bir başarıya imza atarak ‘itibarlı günlerine’ geri döndüğü kaydedildi. Açıklamada, Bakan Yıldırım’ın görüşlerine de yer verildi. Elde edilen başarıda PTT Bank’ın büyük katkıları olduğunu belirten Yıldırım, PTT’nin 20 trilyon lira zarardan 6 trilyon lira kara geçtiğini, PTT Bank’ın vatandaşa ‘ilaç gibi geldiğini’ kaydetti. Acentalarıyla birlikte PTT’nin 4 binden fazla yerleşim yerinde hizmet verdiğini ifade eden Yıldırım, vatandaşın telefon parası yatırmak, havale yapmak için köyden ilçeye, ilçeden şehre gitmekten kurtulduğunu ve hizmetin ayağına geldiğini belirtti.

    PTT’nin 2004 yılı Haziran ayı sonuna kadar elde edilen komisyonun 2003 yılı sonunda sağlanan 12 aylık gelirin iki katını geçtiği kaydedilen açıklama şöyle: “2003 yılı sonunda 245 milyar lira komisyon geliri elde eden PTT, Haziran ayı sonu itibariyle 584 milyar lira kara ulaştı. 2002 yılı Mayıs ayında 21 trilyon lira zarar eden kuruluş bu yılın Mayıs ayında 6 trilyon lira kar elde etti.”



    Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin başörtüsüyle ilgili kararı, bizim memlekette, ‘kamu’ denince ‘devlet’i anlayan kesimde, olduğundan farklı anlaşılıyor ve yorumlanıyor. Mahkeme kararı, ‘Türkiye’de bir üniversite şöyle şöyle kaygılar duyarak öğrencilerin başörtüsyle gelmesini yasaklıyorsa, bunu yapmaya hukuken hakkı vardır, yapabilir’ anlamına geliyor. Bu, bir üniversitenin bir davranışına hak vermenin ötesinde bir şey değil. ‘Türkiye’de bütün üniversiteler öğrencilerin başlarını örterek gelmesini yasaklamalıdır’ diye bir şey söylemiyor Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi. Bir norm getirmiyor. Mümkün olsa ve ‘bütün’ üniversitelerin böyle davranmaya hakkı olup olmadığı sorulsa, ona da ‘Olabilir’ cevabı vermesi mümkündür (yalnız, aşağıda açacağım bazı özel durumlar var). Ama böyle de olsa ve biz AİHM’yi her konuda söyledikleri örnek alınacak bir merci gibi kabul ediyor olsak da, bu ‘Yasaklayın’ anlamına gelmiyor. İnisiyatifimizi yasaklama yönünde kullanmaya hakkımız olduğu kadar, karşıt yönde kullanmaya da hakkımız var. Geçen gün bizim gazetede bu konuda yayımlanan gayet aklı başında yazıda da belirtildiği gibi, böyle sorunlar karşısında AİHM yerel karar merciine bir ‘marj’ bırakıyor, çünkü sorunun var olduğu yöreyi, aradaki otorite kadar yakından bilemeyeceğini ve değerlendiremeyeceğini düşünüyor.

    Sorun, dün de bir ucundan değindiğim, ‘kamu’dan ne anladığımızla yakından ilgili. ‘Sivil ve politik toplumların üst üste gelip örtüştüğü alandır’ demiştim. Ama bu üst üste gelmede kim kimin üstüne gelecek? Politik toplum, yani devlet, sivil toplumun üstüne gelip onu kendine mi benzetecek? Buradaki, ‘Polisin kimlik tespiti yaptığı yer kamusal alan olur’ mantığının anlattığı gidiş yönü bu. İşler böyle yürütüldüğü zaman, Erdoğan Teziç kusura bakmasın, ama varılacak nokta ‘1984′tür. Kimlik tespiti yapa yapa, sonunda oturma odanızdaki ve yatak odanızdaki ve banyonuzdaki açık veya gizli ekranlardan Büyük Birader’iniz sizi gözetler.

    Midas, dokunduğu nesneyi altına çeviriyordu. Dokunduğu nesneyi ‘kamu’ya çeviren şahsiyet devlet olacaksa, onun ‘fors’u, kimlik soran polisi, sıkıyönetim ilan eden yetkilisi vb. olacaksa, bu, Büyük Birader’in büyük harfli ‘Kamu’su olur.

    Ya da dokunduğu yeri ‘kamu’ya çeviren değnek, sivil toplumun elindedir. Bunun son noktası da kararların ortaklaşması, ‘yönetim’in ‘yönetişim’e dönüşmesi, hiyerarşilerin yataylaşması, yani demokratikleşmesidir. Yalnız, dünden beri değindiğim bu iki daire, hiçbir zaman tastamam örtüşmeyecektir. Her zaman, ‘1984′te bile, Büyük Birader’in gözünden kaçan ’sivil sahneler’ yaşanacaktır. Ve öbür senaryoya göre de, her zaman, sivil toplumla tam özdeşleşemeyen yönetim odakları bulunacaktır. Sorun, bunlar üzerindeki sivil-demokratik denetimi olgunlaştırmaktır.

    Gelelim, yukarıda değindiğim özel durumlara. AİHM kararını İstanbul Üniversitesi için verdi. İstanbul Üniversitesi, öğrencilerine parasız öğretim veren bir devlet üniversitesi (‘kamu üniversitesi’ demek isterdim ama değil). Böyle bir kurumun başı örtülü öğrenci kabul etme kararını haklı bulmak daha kolaydır. ‘Demokratik’ bulmayabilirsiniz, ama hukuken, YÖK gibi kurumların olduğu ve işlediği bir ülkede, ‘Buna hakkı yok’ diyemezsiniz.

    Avrupa ülkelerinin bu konuda en katı davrananı Fransa’da, üniversite düzeyinde kılık kıyafet yasağı yok. Ortaöğrenim düzeyinde, ama orada da, ‘kamu’ okullarında var. Özel okullar açılmıştır ve orada kılık kıyafet kuralları geçerli değildir. Bakalorya sınavı sistemiyle, laik devlet, bütün eğitim kurumlarının ve tabii özel okulların da diplomalarının geçerliliğini denetler, standartları belirler.

    Burada, ‘Polisin kimlik sorduğu yer kamudur’ diyen anlayış, polis her yerde kimlik soracağına göre, ‘Siz İran’a doğru yola çıkın yavaş yavaş’ demiş oluyor. Buysa, açıkça dese ya…



    Olmert’i Filistin operasyonları ve Güvenlik Duvarı konusunda uyaran Gül, ‘Ortadoğu barışı için ilişkiler sürecek’ dedi



    Olmert’i Filistin operasyonları ve Güvenlik Duvarı konusunda uyaran Gül, ‘Ortadoğu barışı için ilişkiler sürecek’ dedi



    Siz bakmayın durmadan Erdoğan’ı eleştirdiğime. Kendisini zaman zaman çok sempatik bulduğumu da söylemeliyim. (Rahmetli Özal’ı da hem sempatik bulur hem de durmadan eleştirirdim. Ne demişler, dostluk başka, alışveriş başka.)

    Erdoğan’ın sempatik bulduğum bir yanı, aklına estikçe, olur olmaz yerlerde (uysa da, uymasa da) şiir okuma hevesidir. Gerçi şimdiki gençler şiire pek fazla hevesli değil, ama eski kuşak (biraz fazla romantik olduğumuzdan belki de) aklımıza estikçe şiir okumaya bayılırdık. Yunus Emre’den Âşık Veysel’e, Nedim’den Yahya Kemal’e, Nâzım’a, Dadaloğlu’na uzanan

    1000 yıllık bir Anadolu geleneği damarlarımızda dolaşıp durduğu içindi belki de, kim bilir.

    Özal’la Erdoğan’ın benzeştiği bir başka nokta, akıllarına estikçe şarkı-türkü söylemeleridir. Bunu yapabilmeyi ben de çok isterdim, ama sesim içten olsa da hiç güzel değildir. O nedenle dost meclisinde bile şarkı-türkü faslına girmem.

    Ama Erdoğan’ın bu konuda ustası Özal’ı katbekat geride bıraktığını teslim etmek lazım. Siyasetimizi şiirlerle ve şarkılarla renklendirme konusunda çok kararlı gözüküyor. Nitekim şiir okuduğu için mahkûm bile oldu, ama yolundan bir milim sapmadı. Gene şiir okuyor, binlerce kişinin toplandığı mitinglerde Adnan Şenses’ten fırsat bulursa sahneye fırlayıp basıyor feryadı: "Berabeeer yürüüüdüüük biz bu ollaaardaa/Beraaabeeer ıslaaandııık yağaaan yağmuuurdaaa…"

    Bu sahneler gözümü yaşartıyor, burnumu çekerek ağladığım belli olmasın diye öksürüyorum, "İşte" diyorum, "Anadolu’nun bağrından kopup gelmiş gerçek bir vatan evladının feryadı!"

    Fakat bazen içimi bir korku kaplıyor. Sayın Erdoğan bu şarkı, türkü, şiir fasıllarına o kadar alıştı ki, gidip uluslararası toplantılarda da aynı nakaratları tekrarlayacak diye ödüm kopuyor. Önümüzdeki günlerde Avrupa Birliği görüşmeleri başlayacak. Müzakerelerin en hararetli anında ya sayın Başbakanımız aşka gelir de eline mikrofonu alıp masanın üzerine fırlarsa, ‘Beraaabeeer ıslaaandııık biiz buu yağmuuurdaaa!’

    Avrupalılara bir bahane vermiş olmaz mıyız:

    ‘Sesi bu kadar kötü bir başbakanın ülkesini kabul etmeyiz,’ diye diretirlerse?

    ‘Haydi canım, olur mu öyle şey’ demeyin. Pekâlâ olur. Örneğin geçen gün Suriye Başbakanı Otri ülkelerimiz arasındaki kardeşlikten söz edince, sayın Erdoğan, "Bir de bizde bestekâr Itri var" demiş. Bunu okuyunca şaşırdım, ‘Kel alaka’. Ama o koskoca bir Başbakan. Elbette bir bildiği vardır. Erdoğan devam etmiş: "Orada bir ilişki olduğunu sayın meslektaşım ifade etti. Tuti-i mucize guyem. Onu hatırlamakta yarar var!"

    Sayın Başbakan, Ürdün’e düğün davetiyesi götürmesini, "Bu yeni diplomasi, siz anlamazsınız" diyerek açıklamıştı. Itri de diplomasinin bir parçası olmalı. Sayın Başbakan Itri’nin o muhteşem bestesini okumaya kalkmamış. Bu iyi. yalnız o şarkının sözleri Itri’nin değildir ve anlamı da ilginçtir:

    ‘Ben mucizeler söyleyen bir papağanım!’

    İtiraf etmeliyim ki bu yeni diplomasiye benim aklım ermiyor.