


Archive for Mart 19th, 2009
Mar
19
Yukarıdaki denklemin çözümünü yaparak yazıya giriş yapalım euro-dolar paritesi 1,24 değerinden büyükse, borsa endeksi 18.500 üzerinde kalabilmişse, 1 ABD Doları kaç Türk Lirası eder?
Cevap: D < 1 milyon 430 bin ama D ?
Sevgili dostlar, dolar-TL ilişkisi ile ilgili bu köşede son sekiz hafta içinde yaptığımız yorumlarda birkaç temel noktanın altını çizmiştik:
- 1 milyon 550 bin seviyesinden başlayan gevşeme 1 milyon 450 bin-1 milyon 460 bin bandını test edebilir. Dolar kuru 1 milyon 450 bin altında kapanış yaparsa 1 milyon 420 bin-1 milyon 430 bin hedefini de rahatlıkla test edebilir.
- Dolar kurunun kapanış kriteri haricinde dikkat etmemiz gereken iki önemli değişken de euro-dolar paritesi ve borsa endeksidir. Parite 1.24′ü yukarı kırar ve endeks 18.500 üstünde kapanış yaparsa kur kesin olarak 1 milyon 420 bin-1 milyon 430 bin aralığını test edebilir.
Yazılarımız ve programlarımızda bu tespitleri yapmış ve son olarak da 05/07/2004 tarihinde ‘1 NATO-AB doları kaç TL eder (2)’ diyerek,
28 Haziran da NATO zirvesi sonrası başladığımız sorgulamalara, birazdan aşağıda yeniden aktaracağım satırları eklemiştik Bu yazının
önemli bir detayı daha vardı, ‘Daha altı var mı?’ sorusuna vurgu yapıyor ve cevabı da dip test edildiği zamana bırakıyordu. Kısa vadeli dip
cuma günü test edildi ve kur 1 milyon 420 bin-1 milyon 430 bin aralığına oturdu. Peki şimdi ne olacak? Daha altı var mı?
Detaylı olarak senaryoları açmadan ‘1 NATO-AB doları’ sorgulamızın bazı
bölümlerini yeniden gözden geçirmek istiyorum ‘Dönüş hareketi tamamlandı mı, yoksa bir kez daha 1 milyon 450 bin-1 milyon 460 bin test edilebilir mi?’ Normalde NATO zirvesinden olumsuz bir karar çıkmaz ve terör olayı olmaz ise, zirve sonrası AB beklentisi de piyasalara hâkim olmaya başladığı bir ortamda ilk etapta 1 milyon 450 bin-1 milyon 460 bin bandı bir kez daha test edilebilir. Bu noktada bir kapak daha kaldırmakta yarar var; eğer eylülaralık arasında piyasalarda güçlü bir AB beklentisi oluşursa kur yeniden 1 milyon 450 bin altına sarkar mı? Bu soruya şimdilik cevap arayarak kafalarımızı karıştırmayalım ve özetle şunu söyleyelim: ‘Olumsuz algılama yaratacak bir gelişme olmazsa 1 NATO sonrası AB doları 1 milyon 450 binli seviyeleri yeniden test edebilir’ 1 milyon 450 bin altında bir hareketin başladığından emin olmamız için altında birkaç gece hatta hafta kapatmamız gerekli. Peki altında kapanış görürsek, gevşemede hedef aralık ilk etapta neresi? Normal şartlar altında, gevşemede ilk destek gelebilecek bant 1 milyon 420 bin-1 milyon 430 bin. Dikkat ederseniz gevşemeler 10 hafta üstünde sürüyor ve biz gevşeme trendinde 6. haftayı geride bıraktık.
Yazının bazı bölümlerini paylaştıktan sonra bu noktada duralım ve yukarıdaki denklemi ele alalım;
- P > 1,24 E > 18,500 D< 1 milyon 430 bin ama D > ?
Normal şartlar altında AB beklentisinin borsa endeksini 18.500 üstüne taşıdığı, paritenin 1.24 üstünde taban oluşturduğu bir ortamda
dolar kuru 1 milyon 420 bin altında kapanış görürse hedefi 1 milyon 400 bin-1 milyon 405 bin aralığı. Bu noktada dikkat etmemiz gereken bazı detaylar var:
- 1 milyon 450 bin aşağı geçildikten sonra 1 milyon 420 bin seviyesi, içinde hareket edilen bandın hangisi olduğunun tahmin edilmesi açısından öne çıkmaya başladı. Sebebi de gayet açık. 1 milyon 550 bin-1 milyon 450 bin bandından sonraki dalga 1 milyon 450 bin-
1 milyon 350 bin dinamiği içinde ve 1 milyon 420 binde aşağı geçilirse bu bant teyit edilmiş olacak. Kısacası 1 milyon 420 bin altında 1 milyon 400 bin ve 1 milyon 350 bin teknik olarak mümkün.

- 1 milyon 420 bin altında hesaba katmamız gereken çok önemli bir etken
daha var. O da MB müdahalesi. Ana soru şu:
MB, kotasyon indirimi veya doğrudan alım yoluyla piyasaya ne zaman müdahale edecek?
1 milyon 420 bin seviyesinden mi? 1 milyon 400 bin seviyesinden mi?
Sonuç: Bugün için denklemin seyri ile ilgili sinyal verecek en önemli kriter ‘1 milyon 420 bin seviyesi aşağı geçilecek mi, MB buna izin verecek mi, piyasadan bu seviye altında yoğun satış gelecek mi?’ sorularında gizli. 1 milyon 420 bin altında görülen seviyelerde tablo netleşene kadar çok dikkatli olmak gerekli. Panik halinde satış yapıp sonrasında muhtemel bir MB müdahalesi ile panik halinde geri alım yapmamaya lütfen dikkat edin. Bu noktada aklınıza şu soru gelebilir ‘MB, müdahale etmeli mi?’ Grafiklere bakınca cevap çok net: gevşeme trendi haftalık çıkışlara göre henüz çok başında ve bu seviyelerde, en azından 1 milyon 400 bin-1 milyon 410 bin bandı öncesi müdahale bana göre doğru değil.
Mar
19
Tartışmadan göz gözü görmüyor. Herkesin dediği farklı. ‘Kamusal alan nedir?’ Tartışma önemli, çünkü dönüp dolaşıp ‘devlet-toplum ilişkisi’, ‘demokrasi’, ‘özgürlükler’, ‘laiklik’, ‘bireyselleşme’.. gibi temel konuların nasıl ele alınması gerektiğine gelip dayanıyor.
Bu kadar önemli konuların temelini oluşturmasına karşın ‘kamusal alanın’ tanımı alabildiğine farklılık gösteriyor. Kamusal alanı dar bir tanımla ‘devlet erkinin uygulandığı mekân’ olarak görenler var. ‘Hayır’ diyor diğerleri, ‘bu tanım bizi diktatörlüğe götürür, kamusal alan devlet erkiyle ilgili değildir, toplumla ilgilidir.’
‘Bence’ diyor başkaları, ‘ne devletle ilgilidir, ne toplumla. Devletin siyah, toplumun da beyaz olduğunu düşünecek olursak, kamusal alan dediğimiz şey olsa olsa gri olur. Yani devletle toplumun kesiştiği bir bölge.’
‘Bunların tümü de yanlış’ diyor başka bir yaklaşım, ‘kamusal alan dediğiniz şey aslında çoğulculuğun, demokrasinin, çok renkliliğin egemen olduğu bir alandır. Ama bizde nerdee… Kamusal alanı devletleştirdik, demokrasimiz de o nedenle işlemez oldu.’
‘Üf aman’ diyor bir diğer grup, ‘her kafadan ayrı bir ses çıktığına, bu kadar farklı tanımlar yapıldığına göre kamusal alan diye bir şeyden söz etmenin fazla bir yararı yok. Üzerinde ortak bir tanıma ulaşamadıktan sonra bu kavram ne işe yarar ki?’
Sondan başlayacak olursak, üzerinde ortak bir tanıma varmakta zorlanmamız, kamusal alanın olmadığını veya bu konudaki tartışmaların boş ve yararsız olduğunu göstermez. Önemli toplumsal- siyasal konularda genellikle gözlenen bir olgudur: Ortak bir tanıma varmak kolay değildir, hatta çoğu kez olanaksızdır. Demokrasi, laiklik, özgürlükler, modernleşme..
gibi konularda birbiriyle hiç kesişmeyen nice laf üretilmiştir. Burjuva demokrasisi, sosyalist demokrasi, ekonomik demokrasi, liberal demokrasi… Kimine göre demokrasi imkânsızdı, kimine göre de insanlığın en büyük keşfiydi.
Bütün bu tartışmalara ve farklı görüşlere rağmen demokrasi adını verebileceğimiz bir olgunun var olduğunu ve gelişip serpildiğini görüyoruz.
Aynı gözlemi laiklik, insan hakları, modernleşme.. için de söyleyebiliriz. Bir toplumsal- siyasal olgu hakkında farklı görüşlerin bulunması, o olgunun var olmadığı, işe yaramadığı ve gereksiz olduğu anlamına gelmiyor.
Bu temel konularda ortak bir görüş oluşturmanın zorluğu birkaç nedenden kaynaklanıyor. Birincisi, bunlar soyut nitelikte genel konulardır, her soyutlama gibi tartışmaya açıktır. İkincisi, bu konularda yapılacak tanımlar, ister istemez farklı ve çelişen çıkarları etkileyecektir, o nedenle de farklı algılanmaları doğal gözükmektedir. Nihayet, farklı hareket noktalarından ve varsayımlardan yola çıkıldığı için bu tür konularda yapılacak tanımlarda ortak sonuçlara ulaşmak çoğu kez mümkün olmayacaktır.
Konuyu tartışmaya devam edeceğim.
Mar
19
Türkiye’yle ilgili ‘hassas’ konuları yabancılara nasıl anlatıp tanıttığımız başlı başına bir konu.
Yeni tanıştığımız biriyle anlaşmanın en kolay yolu, küçük burjuva yemek sofrası nezaket kurallarını uygulayıp, hiç politika konuşmamak. Şu politikacılar olmasaydı herkes dünyada birbirleriyle gül gibi geçinirdi edebiyatı, ilişkimizin pürüzsüz geçmesinin sigortası. Siyaset konusunda mangalda kül bırakmayan, yakınlarına, sevdiklerine son derece kırıcı olabilen biri, o güne kadar hiç tanımadığı bir yabancıyla, hele onunla yurtdışında tanışmışsa, süt dökmüş kedi gibi olabiliyor. Böylece aynı yatak zıt görüşlere ev sahipliği yapabiliyor.
Bu yeni tanışla koklaştıkça, hele ortak bir düşman seziledursun, o zaman da vur abalıya. İlişkiyi perçinleyen saldırının olası hedefleri telefon rehberini dolduracak kadar çok. Bizi birbirimize yakınlaştıran kedi sevmeyenler de olabilir emperyalistler de. Yeter ki ülkelerimize dokunmayalım. Ya da güzel denizi, yemekleri, falanca müziği, yazarı gibi dünya mirasına ait olan özellikleri üzerinde duralım. Karşılıklı ülkelerimizi pohpohlamakla geçen, hem de birbirimiz hakkında neler neler bildiğimizi göstermemize vesile olan bu tür ilişkide de, alan da memnun, veren de. Özellikle Türk-Yunan ilişkilerinde bu tür yaklaşımlar çok.
Benim asıl üstünde durmak istediğim türden ‘Alan memnun veren memnun’ ilişkisi farklı aitliklerden gelen kişilerin oluşturduğu ortak ideolijik birlikteliklerle ilgili. Aynı marka gömlek ya da pabucu giyercesine takındığımız tavırlar birbirimizi ve ülkelerimizi tanımamıza engel olabiliyor. Hatta bu tür aitliklerin oluşturduğu beraberlikler, saçları çeşit çeşit renklerde olan kişilerin hepsinin sarı peruk taktıkları bir topluluğu andırabiliyor.
Geçenlerde Türkiye ile ilgili yurtdışında bir konferansa gittim. Konu Ermeniler. Konuşmacının anlattıklarının hemen hepsi bildiğim, çoğu hem fikir olduğum, devletle uzun bir mücadele sonucu artık Türkiye’de de, sınırlı da olsa, giderek okunan, tartışılan, şeyler. Sıra sorulara gelince anlıyorum ki toplantıdaki dinleyiclerin çoğunun Türkiye hakkında bildikleri bir büyüteç altına yaşattıkları kâbuslarıyla sınırlı. Konuşmada bu eksikliği gidermeye yönelik tek bir bilgi yok. Onların gözünde konuşmacı da karanlıklar ülkesinden kaçabilmiş eşsiz ve cesur bir kahraman. O da, belki gayriihtiyari de olsa, kendisine yakıştırılan bu rolü itirazsız kabulleniyor. Türkiye’yi hiç görmemiş dinleyicilerin kimliklerinin önemli bir parçası olan önyargılarını kıracağına, bilakis pekiştiriyor. Toplantı bittiğinde oradakilerin bildikleri tekrarlanmış, öfkeleri bileylenmiş, insanın birbirini tanıyıp nefretlerini barışa yöneltebileceği günler bir kez daha ertelenmiş oluyor.
Burada konuşmacının yaklaşımı, Türkiye’de alışılagelen "Benim ülkemde sokaklara kimse işemez" türünden tavrın ya da böyle bir şeyi inkâr etmek mümkün değilse, nedenini milletimize toz kondurmayacak yerlerde aramamızın ve bunu genellikle bir tek yabancıların sırtına yüklememizin tam zıddı.
Sanki yetişmemizde her birimiz yabancılar karşısında bu ülkenin büyükelçileri olmamız gerekiyormuş gibi şartlandık. Buna isyan edenler arasında kendilerine tam tersi bir konumu yakıştıranlar da var. Belki de bu nedenle birbirimize ‘şoven milliyetçi’ ile ‘vatan haini’ yaftalarını bu denli kolaylıkla yapıştırıyoruz. Ve belki de Türkiye’yi sevmek ve eleştirmenin birbirini dıştalayan değil bilakis tamamlayan şeyler olduğunu, hatta kendi eleştirebilmenin, geçmişle hesaplaşabilmenin, bir yurtdaşlık ödevi olduğunu da henüz benimsemiş değiliz. Yoksa, çifte standatrlarımızdan kurtulabilirsek, yabancı olsun olmasın, kime neyi nasıl anlattığımız fark etmemeli.
Mar
19
REUTERS – MADRAS – Hindistan’ın Tamil Nadu eyaletinde bir okulda çıkan yangında en az 77 çocuk öldü. Polis, 34 yaralının da hastaneye götürüldüğünü ve yaralılar arasında durumu ağır olanların bulunduğunu açıkladı. Yangın, öğle yemeği hazırlandığı sırada okul mutfağındaki odun fırınından çıkarak yayıldı. Toplam 450 öğrencisi olan okuldaki çocukların yaşları 6 ile 13 arasında değişiyor.
Mar
19
Son haftalarda, farklı konulara ilişkin yargısal konular, gündelik siyasetin ve tartışma konularının da bir parçası oldu. Bunların bir kısmı doğrudan doğruya Türkiye ile ilgili gelişmelerdi. Diğerleri böyle değil, ama dolaylı da olsa, Türkiye’yi de ilgilendirebilecek sorunları içinde barındırıyor.
Önce eski DEP üyesi milletvekillerinin Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin kararıyla salıverilmesi ve dün, yine aynı dairenin nihai kararıyla bu eski milletvekilleri hakkında verilen DGM kararının bozulması; Saddam Hüseyin’in Bağdat’ta Irak Özel Mahkemesi önüne çıkarılarak yargılanma sürecinin başlatılması; Leyla Şahin’in Türkiye hükümetine karşı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde açtığı başörtüsüyle ilgili davadaki mahkemenin kararı ve geçen hafta, Uluslararası Adalet Divanı’nın, İsrail’in Batı Şeria’da sürdürdüğü duvar inşaatının, bu devletin uluslararası hukuktan doğan yükümlülüklerinin ihlali anlamına geldiğine ilişkin kararı, bu gelişmeler arasındaydı.
Bu gelişmelerin bir kısmı genel olarak, bir kısmı bazıları için sevindirici oldu ya da en azından olumlu karşılandı. Ama bu vakaların tümünde, temel nitelikte bazı eleştirileri ortadan kaldırmamakla birlikte, bir uyuşmazlığın, ona hukuki bir nitelik kazandırıp, böyle hukuki bir bağlam içinde çözümlenmeye çalışılması, takdirle karşılandı denilebilir. Bunun nedeni, elbette, kendi tezini kabul ettirmek için gösterilmesi gereken bir mücadelenin, kaba güçten ziyade, hukuk kuralları sayesinde sürdürülmeye çalışılmasıydı.
Bu saptama, bir uyuşmazlığın giderilmesi sürecinin başlangıç hattının belirlenmesi bakımından tartışmasız bir önem taşır. Ancak böylece, her sorun da hallolmuş sayılmaz. Zira o hukuk kurallarının niteliği ve nasıl yorumlanıp uygulanacağı gibi konular da aynı süreçte değerlendirilmek zorundadır. Ayrıca bu bağlamda, hukuk kurallarının oluşumu ve gelişimi süreci içinde, o uyuşmazlığa ya da soruna taraf olanların ne ölçüde belirleyici olduklarını da sorgulamakta yarar var. Dolayısıyla bu ikinci aşamaya geçildiğinde, yukarıdaki vakaların bazıları konusunda aynı takdir hissini korumakta zorlanabiliriz.
Bu aşamada, daha da rahatsız edici bir tutum, eleştirilerin ya da takdir heyecanının, bir yenme veya yenilme söylemiyle dillendirilmesi olsa gerek. Yenme ya da yenilme, fiziksel güce bağlı bir çekişmenin veya en azından niceliksel değerlere bağlı bir üstünlüğün daha belirgin olduğu bir mücadele ortamında, daha isabetli bir saptama olabilir. Ancak hukuk bağlamında bu tarzda bir mücadelenin etkili olması, bilakis, hiç de istenen bir tutum değildir.
Ancak, bu saptamanın da mutlak bir anlamı olmayabilir.
Zira, günümüz toplumunda, yargı da, zaten var olan bir siyasi, toplumsal vb. bir mücadelenin muharebe alanlarından biri olarak hesaplanabilir. Kısaca, bu mücadelenin taraflarından biri ya da diğeri, süregelen o mücadeleyi, hukukun alanında, hukuki bir söylemle ve onun araç ve yöntemlerinden yararlanarak devam ettirmek isteyebilir. Hukuki aktivizm ya da dava yolu stratejisi gibi yaygınlıkla kullanılan yöntemler bunun ifadesidir. Bunun, ne gibi bir anlamı olabilir?
Yargılama süreci sonucunda varılacak sonuç ‘hukuki’ bir gerçeği ifade eder. Ancak süregelen o mücadele, sadece hukuk diliyle tanımlanamaz veya sadece bir hukuk sorunsalı olarak görülemez. O halde, ‘toplumsal’ ya da ’siyasi’ olsun, o mücadelenin gerçeği, medeni bir toplumda üstün değer atfedilen ‘hukuki gerçek’ teşhisinden de güç alma arzusundadır. Bunun pratik sonucu, buna yönelen tarafın, o mücadele içindeki konumunu göreli olarak güçlendirme çabasıdır.
Sonuçta, bir uyuşmazlığın giderilmesi sürecinde, yargı yolunun tercih edilmiş olmasının nedeni nedir? Bu sayede varılacak hukuki gerçek, o uyuşmazlığın gerçekleriyle ne ölçüde bağdaşmakta ya da zıtlaşmaktadır? Yargı yolunun tercih edilmesinin nedenleri arasında, zaten böyle bir bağdaşma veya zıtlaşmanın doğacağı beklentisi var mıdır? Eğer böyleyse, o halde o uyuşmazlığın kendi gerçekliği içinde çözülememesinin nedenleri nelerdir?
Sanırım, bu soruları açık yüreklilikle ve öncelikle kendimize karşı cevaplamadan, hukuki bir çözüm yolu beklentisi içine girmemek en gerçekçi yol olur. Bu soruları cevaplarken, aslında o uyuşmazlığı kendi gerçekliği içinde çözme çabasının taşıdığı sorumlulukla bir kez daha yüzleşmiş oluyoruz.
Mar
19
Son haftalarda, farklı konulara ilişkin yargısal konular, gündelik siyasetin ve tartışma konularının da bir parçası oldu. Bunların bir kısmı doğrudan doğruya Türkiye ile ilgili gelişmelerdi. Diğerleri böyle değil, ama dolaylı da olsa, Türkiye’yi de ilgilendirebilecek sorunları içinde barındırıyor.
Önce eski DEP üyesi milletvekillerinin Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin kararıyla salıverilmesi ve dün, yine aynı dairenin nihai kararıyla bu eski milletvekilleri hakkında verilen DGM kararının bozulması; Saddam Hüseyin’in Bağdat’ta Irak Özel Mahkemesi önüne çıkarılarak yargılanma sürecinin başlatılması; Leyla Şahin’in Türkiye hükümetine karşı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde açtığı başörtüsüyle ilgili davadaki mahkemenin kararı ve geçen hafta, Uluslararası Adalet Divanı’nın, İsrail’in Batı Şeria’da sürdürdüğü duvar inşaatının, bu devletin uluslararası hukuktan doğan yükümlülüklerinin ihlali anlamına geldiğine ilişkin kararı, bu gelişmeler arasındaydı.
Bu gelişmelerin bir kısmı genel olarak, bir kısmı bazıları için sevindirici oldu ya da en azından olumlu karşılandı. Ama bu vakaların tümünde, temel nitelikte bazı eleştirileri ortadan kaldırmamakla birlikte, bir uyuşmazlığın, ona hukuki bir nitelik kazandırıp, böyle hukuki bir bağlam içinde çözümlenmeye çalışılması, takdirle karşılandı denilebilir. Bunun nedeni, elbette, kendi tezini kabul ettirmek için gösterilmesi gereken bir mücadelenin, kaba güçten ziyade, hukuk kuralları sayesinde sürdürülmeye çalışılmasıydı.
Bu saptama, bir uyuşmazlığın giderilmesi sürecinin başlangıç hattının belirlenmesi bakımından tartışmasız bir önem taşır. Ancak böylece, her sorun da hallolmuş sayılmaz. Zira o hukuk kurallarının niteliği ve nasıl yorumlanıp uygulanacağı gibi konular da aynı süreçte değerlendirilmek zorundadır. Ayrıca bu bağlamda, hukuk kurallarının oluşumu ve gelişimi süreci içinde, o uyuşmazlığa ya da soruna taraf olanların ne ölçüde belirleyici olduklarını da sorgulamakta yarar var. Dolayısıyla bu ikinci aşamaya geçildiğinde, yukarıdaki vakaların bazıları konusunda aynı takdir hissini korumakta zorlanabiliriz.
Bu aşamada, daha da rahatsız edici bir tutum, eleştirilerin ya da takdir heyecanının, bir yenme veya yenilme söylemiyle dillendirilmesi olsa gerek. Yenme ya da yenilme, fiziksel güce bağlı bir çekişmenin veya en azından niceliksel değerlere bağlı bir üstünlüğün daha belirgin olduğu bir mücadele ortamında, daha isabetli bir saptama olabilir. Ancak hukuk bağlamında bu tarzda bir mücadelenin etkili olması, bilakis, hiç de istenen bir tutum değildir.
Ancak, bu saptamanın da mutlak bir anlamı olmayabilir.
Zira, günümüz toplumunda, yargı da, zaten var olan bir siyasi, toplumsal vb. bir mücadelenin muharebe alanlarından biri olarak hesaplanabilir. Kısaca, bu mücadelenin taraflarından biri ya da diğeri, süregelen o mücadeleyi, hukukun alanında, hukuki bir söylemle ve onun araç ve yöntemlerinden yararlanarak devam ettirmek isteyebilir. Hukuki aktivizm ya da dava yolu stratejisi gibi yaygınlıkla kullanılan yöntemler bunun ifadesidir. Bunun, ne gibi bir anlamı olabilir?
Yargılama süreci sonucunda varılacak sonuç ‘hukuki’ bir gerçeği ifade eder. Ancak süregelen o mücadele, sadece hukuk diliyle tanımlanamaz veya sadece bir hukuk sorunsalı olarak görülemez. O halde, ‘toplumsal’ ya da ’siyasi’ olsun, o mücadelenin gerçeği, medeni bir toplumda üstün değer atfedilen ‘hukuki gerçek’ teşhisinden de güç alma arzusundadır. Bunun pratik sonucu, buna yönelen tarafın, o mücadele içindeki konumunu göreli olarak güçlendirme çabasıdır.
Sonuçta, bir uyuşmazlığın giderilmesi sürecinde, yargı yolunun tercih edilmiş olmasının nedeni nedir? Bu sayede varılacak hukuki gerçek, o uyuşmazlığın gerçekleriyle ne ölçüde bağdaşmakta ya da zıtlaşmaktadır? Yargı yolunun tercih edilmesinin nedenleri arasında, zaten böyle bir bağdaşma veya zıtlaşmanın doğacağı beklentisi var mıdır? Eğer böyleyse, o halde o uyuşmazlığın kendi gerçekliği içinde çözülememesinin nedenleri nelerdir?
Sanırım, bu soruları açık yüreklilikle ve öncelikle kendimize karşı cevaplamadan, hukuki bir çözüm yolu beklentisi içine girmemek en gerçekçi yol olur. Bu soruları cevaplarken, aslında o uyuşmazlığı kendi gerçekliği içinde çözme çabasının taşıdığı sorumlulukla bir kez daha yüzleşmiş oluyoruz.
Mar
19
RADİKAL – ANKARA – Sağlık Bakanlığı’na tahsisli taşınmazlarla bu bakanlığın kullanımındaki taşınmazların Hazine’ye devredilerek satışını öngören yasa, TBMM Genel Kurulu’nda kabul edildi. Yasaya göre, Sağlık Bakanlığı’na tahsisli Hazine mülkiyetindeki taşınmazlarla bakanlığın kullanımındaki diğer taşınmazlardan gerekli görülenlerin mülkiyeti, Hazine’ye bedelsiz devredilecek. Bu işlemin ardından Maliye Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı’yla mutabık kalarak taşınmazların tahsislerini kaldırabilecek ve isterse bunları satışa çıkarabilecek.

