Archive for Mart, 2009

AA – ANKARA – Türk Telekom’un özelleştirilmesi için tutulacak hukuk ve finans danışmanları belli oluyor. Nitekim Telekom’un özelleştirilmesi için tutulacak hukuk danışmanının bu hafta başında belirlenmesi hedefleniyor. Telekom’un finans danışmanlığı ihalesi için teklifler ise bugün alınacak. Hafta başında seçilecek hukuk danışmanı ile sözleşme imzalanması planlanıyor. İhale takviminin bilgilendirme süreci ardından Özelleştirme İdaresi’nin yapacağı değerlendirme sonucu açıklanacağı belirtilirken, bunun 1-2 haftayı bulabileceği belirtiliyor. Süreçte yapılacak yeni bir uzatımın takvimin açıklanmasını aynı oranda öteleyeceğine işaret ediliyor.



Bir yol var: Çakıcı gibilerinin karıştırıldığı işler açıklanarak ellerindeki kozlar alınmalı
Alaattin Çakıcı’nın 14 Temmuz’da Avusturya’nın Graz kentinde yakalanması ile başlayan skandal bir kez daha yeraltı dünyasının devletle olan ilişkilerini gündeme taşıdı. Bunun nedeni, Çakıcı’nın üzerinde taşıdığı sahte ‘yeşil’ pasaportun, MİT emekli üyelerinden Faik Meral’e ait olduğunun anlaşılmasıydı. MİT hemen yayımladığı bir açıklama ile, 1976-99 arasında kurumda çalışan Meral’in, emekli olduktan sonra görev kimliğini istismar etmesi ve ‘terör uzmanı’ sıfatıyla açıklamalar yapması nedeniyle uyarılmış olduğunu söyledi. Zaten adı ortaya çıkar çıkmaz MİT kendi eliyle Meral’i bularak İzmir polisine teslim etmişti.

Meral, basına yansıyan ilk ifadelerine göre, Çakıcı ile 1980′lerin başında Avrupa’daki Ermeni örgütlerine karşı mücadele sürecinde tanıştığını söylemiş. Dünkü Hürriyet gazetesinin haberine göre, Meral ve Çakıcı, 3 Mayıs 1984′te Fransa’nın başkenti Paris’te Ermenilerin yoğun olarak yaşadıkları Alfortville semtindeki Ermeni Anıtı’na bomba koyma eyleminde tanışmışlar. Gerçi eski MİT’çi Mehmet Eymür’e ait ‘atin.org’ sitesi, Çatlı’nın "aktif bir eylem için" örgütlendiğini, ancak eylem iptal edildiği için yalnızca "turistik bir gezi yaptığını" öne sürüyor ama, aynı eyleme 3 Kasım 1996′da Susurluk’ta meydana gelen trafik kazasında ölen Abdullah Çatlı’nın da katılmış olduğu hep yazıldı.

Çakıcı daha önce 17 Ağustos 1998′de Fransa’nın Nice şehrinde yakalandığında üzerinde Nedim Caner adına düzenlenmiş ve yalnızca başbakan, bakan, milletvekili ve Dışişleri görevlilerine verilen ‘kırmızı’ pasaport çıkmıştı. Daha sonra Radikal, bu pasaportun Türkiye’nin Pekin Büyükelçiliği’nde çalışan MİT görevlisi Yavuz Ataç tarafından boş olarak Çakıcı’ya sağlandığını sonradan doldurulduğunu ortaya çıkarmıştı. Ataç da bu kişilerle Alfortville eylemi nedeniyle amirlerinin talimatıyla tanıştığını söylemiş, hatta Meclis komisyonlarına verdiği ifadelerde, bu gençlerin eğitiminde kısa bir dönem MİT’te yakın dövüş eğitmeni olarak çalışmış olan emekli yarbay Korkut Eken’in de görev aldığını öne sürmüştü.

Devlet kurumlarının başına herhalde bu uyduruk ses bombası eylemi kadar bela açan bir eylem yoktur. Yeraltı dünyasında kimin yakasına yapışılsa, kimin üzerinden çıkan belgeler vasıtasıyla devletle ilişkisi ortaya çıksa, doğru ya da yanlış bu eyleme karıştığını söylüyor. Herhalde dünya terörizm tarihinde bu kadar çok kişiyle, bu kadar eziyetle ve masrafla yapılan, bu kadar çok kişinin sahiplendiği ve bu kadar ele yüze bulaştırılan bir eylem olmamıştır. Asker, polis, istihbarat ve Dışişleri akademilerinde kötü örnek olarak okutulsa yeridir.

Ama asıl önemli olanı bir başka yönü.

Türkiye’nin terörist Ermeni saldırılarına karşı aynı lisanla konuşması fikri, 12 Eylül 1980 darbesi sonrası ortaya atılıyor. Bu amaçla, yalnızca MİT ve Emniyet değil, Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği’nden Dışişleri Bakanlığı’nın kendi halindeki Araştırma ve İstihbarat Dairesi’ne dek her birim harekete geçiriliyor. Önce bu işlerde asker ve polis kullanma fikri ortaya atılıyor. Meclis ve siyasetin olmadığı bir dönemde, askeri yönetimi bu elemanların eylem üzerinde yakalanması, ya da ölmesinin getireceği skandallar konusunda uyaran da, terör eylemleri nedeniyle en fazla kayıp veren diplomatlar oluyor.

Dolayısıyla Avrupa ve Ortadoğu’da Ermeni örgütlerinin peşine düşüp hem istihbarat toplamak, hem de cezalandırmak için gönüllü memleket evlatları aranıyor. Anlaşılan devlet görevlilerinin irtibat kurduğu ve sonra dost olduğu gönüllüler, bir kısmı zaten Avrupa’da yaşayan, bir kısmı uyuşturucu ticaretine bulaşmış (Çatlı’nın uyuşturucu kaçakçılığı suçlamasıyla Fransa tarafından yakalanıp hapsedildiğini anımsayalım), bazlıları sempatizan, bazıları yönetici düzeyinde ülkücü geçler oluyor. (Çatlı Ülkü Ocakları Derneği İkinci Başkanı idi.) Bunlara, şimdi herhalde pişman oldukları, ne amaca hizmet ettiği, ne işe yaradığı belli olmayan bazı gizli işler yaptırıyorlar. Faik Meral’in MİT tarafından uyarılması, sanırım Beyrut’ta yaptığı bu tür görevler hakkında yerel televizyonlarda konuşmaya başlaması ardından oluyor.

Daha sonra bu faaliyetlere, 1983 seçimlerini askerlerce öngörüldüğü gibi Turgut Sunalp değil, Turgut Özal’ın kazanması ardından, 1984 yılında son veriliyor. Duyulduğu kadarıyla bunda Alfortville bombalamasının getirdiği tepkilerin payı oluyor.

Bu konuları güvenlik yetkilileriyle konuştuğumuzda "Ne yapalım? Yasadışı işleri izleyecek adamları cami avlusundan bulamıyoruz ki, o dünyadan birilerini buluyoruz" yanıtını alıyoruz.

Oysa birlikte çalıştığınız adamlar bırakın bu işleri gizli tutmayı, duyurmayı kendisine itibar ve rant kapısı yapacak nitelikte kişiler olmuş. Elinizdeki malzeme işte bu.

O nedenle belki de izlenecek daha kestirme bir yol var: Bu tür adamların karıştırıldığı işleri, olabildiğince ilan edip bir bahar temizliğine gitmek. Artık yeraltı dünyasında kimsenin çıkıp "Ben devletime hizmet ediyorum" demesine meydan vermemek.



Osmanlı’nın son yüzyılını ve Cumhuriyet’in ilk 15 yılını iyi anlamadan bugünü kavramamıza imkân yok esasen.

Osmanlı’nın son yüzyılına daha sonra Yusuf Akçora’nın saptayacağı gibi esasen ‘üç tarzı siyaset’ arasındaki tartışmalar hâkim oldu. Bunlar, Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülüktü.

Yunanistan’ın imparatorluktan kopması ya da koparılması, Balkanlar’daki ayrılıkçılıklar, Kafkaslar’daki hareketlenme vs. Osmanlı’yı Fransız Devrimi’nin bir yan ürünü olan milliyetçilikle tanıştırdı.

Osmanlı, tarihteki bütün diğer imparatorluklar gibi çok etnili ve çok dinli yapıya sahipti. Bu farklı etnik kökenden gelenler Osmanlı’yı tehdit ediyordu.

Bu tehdide karşı Osmanlı aydınının bulduğu cevap, bir ütopya olan Osmanlıcılıktı.

"Hepimiz Osmanlı’yız" deniyordu, "Osmanlı üst kimliğiyle kendi kimliklerimizi bir arada yaşatabiliriz."

Osmanlıcılar, imparatorluğu modern bir devlete dönüştürmek istiyorlardı. Merkezi devlet, taşrada da örgütlenmeye başladı. Daha önce Osmanlı yerel ayanla, aşiretlerle vs. işi götürmüştü, şimdi her yere merkezden kaymakamlar, valiler atanıyordu.

Osmanlıcılık, tam da önlemeye çalıştığı şeyin iyice canlanmasına yardımcı oldu: Yerel milliyetçilikler büyüdü.

Rakip siyasi görüşün ismi İslamcılıktı.

2. Abdülhamid tahta çıkana kadar devlet katında pek taraftar bulamayan bu görüşe göre, Osmanlı’nın Batı karşısındaki gerilemesinin tek bir sebebi vardı:

İslamdan uzaklaşma. Osmanlı İslami köklerine dönse ve İslam milletini (ümmet) birleştirse Batı karşısında yeniden eski gücüne kavuşabilirdi.

Esasen her iki siyasi görüşün de amacı modernleşme, Batıyı her alanda yakalamaydı. ‘Muasırlaşma’ (çağdaşlaşma) her iki siyasetin de ortak sloganıydı neredeyse. Yalnız iki siyaseti savunanlar, modernleşme yolunda birbirinden hayli farklı iki ayrı reçeteyi öneriyorlardı.

Ve son olarak arkadan Türkçülük geldi. Artık Osmanlı’nın son dönemlerine girilmişti. Osmanlıcılık projesinin ne denli ütopik olduğu ortaya çıkmıştı. Abdülhamid, ‘İslamcı’ bir dış politika uygulamasına rağmen imparatorluğu çöküşten koruyamamıştı.

Abdülhamid, Halifelik silahını bu çapta ve biçimde kullanan ilk padişahtı belki ve ‘İslamcı’ diye bilinir. Ancak aynı Abdülhamid’in kişisel olarak Batılı hayat tarzı yanlısı, modernleşme düşkünü biri olduğunu da unutmamak gerek. Osmanlı topraklarında ilk gerçek eğitim devrimi onun zamanında yapıldı. Batılı tarzda eğitim Abdülhamid zamanında yaygınlaştı ve kaderin cilvesine bakın ki ileride onu devirecek olan Jön Türkler bizzat onun açtığı okullarda Batı tarzı eğitimlerini aldılar. Aslında şöyle de denebilir: Abdülhamid’in eğitim hamlesi olmasaydı, Cumhuriyet’i kuracak kadroları bulmakta bile zorlanabilirdik.

Abdülhamid’i tahttan indiren Türkçüler, Osmanlı’nın İslam kimliğini kaybetmeksizin Türkçü olmasını arzu ediyorlardı. Osmanlı o güne kadar kendini Türk olarak görmemişti ama taa 10. yüzyıldan itibaren Batılı kaynaklar tarafından Türk olarak adlandırılan devletlerin sonuncusuydu Osmanlı. Şimdi ilk kez imparatorluğun kurucu unsurunun kendi etnik kimliğini vurgulaması isteniyordu.

Bu unsur, özellikle 1909-1918 arasında fena halde vurgulandı da. Aynı vurgunun Cumhuriyet dönemine mirası da kaldı, taa o günün usullerinin bugün bile kullanıldığını görüyoruz.

Şimdilik yerim doldu, üç tarzı siyasetin macerasına haftaya devam edelim dilerseniz…



İlk beş ayda 23.1 milyar dolarlık ihracat, 36.9 milyar dolarlık ithalat yapıldı. Dış ticaret açığındaki artış yüzde 91.6 olarak gerçekleşti
RADİKAL – ANKARA – Devlet İstatistik Enstitüsü (DİE) ocak-mayıs döneminde 23 milyar 123 milyon 30 bin dolar ihracat, 36 milyar 957 milyon 730 bin dolar da ithalat yapıldığını bildirdi. DİE’nin açıklamasına göre, yılın beş

ayında geçen yılın aynı dönemine oranla ihracatta yüzde 29.3, ithalatta ise yüzde 47.2′lik artış kaydedildi. Ocak-mayıs döneminde dış ticaret açığı da, geçen yıla göre yüzde 91.6 oranında artış göstererek, 13 milyar 834 milyon 699 bin dolar olarak gerçekleşti. Mayısta ise ihracat yüzde 23.4, ithalat yüzde 44.1 artış gösterdi. DİE’nin rakamlarına göre, 2003 Mayıs ayında 3 milyar 860 milyon 471 bin dolar olan ihracat tutarı, bu yıl aynı ayda 4 milyar 763 milyon 256 bin dolar olarak gerçekleşti. Geçen yıl mayısta 5 milyar 531 milyon 855 bin dolar olan ithalat ise bu yıl 7 milyar 969 milyon 782 bin dolara çıktı.

2003 Mayıs’ında 1 milyar 671 milyon 383 bin dolar olan dış ticaret açığı da, bu yıl 3 milyar 206 milyon 526 bin dolara yükseldi. Böylece aylık dış ticaret açığında yüzde 91.8′lik artış meydana geldi.

İhracatın ithalatı karşılama oranı aylık ve beş aylık bazda düştü. Geçen yılın mayısında yüzde 69.8 olan bu oran bu yıl yüzde 59.8′e indi. Aynı şekilde geçen yılın beş ayında yüzde 71.2 olan ihracatın ithalatı karşılama oranı da yüzde 62.6′ya düştü.



Birinci Süper Futbol Ligi maçlarının televizyondan naklen yayın haklarıyla ilgili ihaleyi, halen yayıncı kuruluş olan Digitürk aldı.

Futbol Federasyonu’nun Levent’teki binasında gerçekleştirilen ihaleye Digitürk ile Doğan Grubu’ndan Milenyum TV kuruluşları katıldı ve teklif zarflarını İstanbul 25. Noteri Erkan Vardar’a verdi. Vardar’dan aldıkları zarfları açan İhale Komisyonu, teklifleri inceledi. Daha sonra İhale Komisyonu Başkanı Ata Aksu, veriliş sırasına göre teklifleri kamuoyuna açıkladı. Aksu, Milenyum TV’nin teklifinde “Futbol yayın ihalesine ilgimiz devam ediyor. Ama şu an için oluşan şartlar itibariyle ihaleye bir teklif sunmamız mümkün değildir” yazıldığını okudu.

Daha sonra Digitürk’ün teklifini okuyan Aksu, bu kuruluşun, belirledikleri muammen bedel olan 135 trilyon 850 milyar liralık teklifi verdiğini ve 2004-2005 sezonu için ihale şartlarını yerine getirdiğini söyledi.

Aksu, şartnameye göre açık artırma yapılması gerektiğini, ancak sadece bir teklif olması nedeniyle buna gerek olmadığını belirterek, “Ancak ihaleyi alan Digitürk’e artırım talep ediyorum” dedi. Digitürk Genel Müdürü Ertan Özertem, artırım istemediklerini belirtirken, Aksu, “Tekrar ben sizden rica ediyorum” dedi. Bunun üzerine Özertem, tekliflerini, minimum artırım bedeli olan 100 milyar lira yükseltti. Böylece naklen yayın ihalesini ilk yılı 135 trilyon 950 milyar lira muammen bedelle, 4 yıllık süre için yine Digitürk aldı.

Aksu, Futbol Federasyonu Yönetim Kurulu’nun bugün saat 14.00′te yapacağı toplantıda ihale konusunda son kararı vereceğini açıkladı.



Birinci Süper Futbol Ligi maçlarının televizyondan naklen yayın haklarıyla ilgili ihaleyi, halen yayıncı kuruluş olan Digitürk aldı.

Futbol Federasyonu’nun Levent’teki binasında gerçekleştirilen ihaleye Digitürk ile Doğan Grubu’ndan Milenyum TV kuruluşları katıldı ve teklif zarflarını İstanbul 25. Noteri Erkan Vardar’a verdi. Vardar’dan aldıkları zarfları açan İhale Komisyonu, teklifleri inceledi. Daha sonra İhale Komisyonu Başkanı Ata Aksu, veriliş sırasına göre teklifleri kamuoyuna açıkladı. Aksu, Milenyum TV’nin teklifinde “Futbol yayın ihalesine ilgimiz devam ediyor. Ama şu an için oluşan şartlar itibariyle ihaleye bir teklif sunmamız mümkün değildir” yazıldığını okudu.

Daha sonra Digitürk’ün teklifini okuyan Aksu, bu kuruluşun, belirledikleri muammen bedel olan 135 trilyon 850 milyar liralık teklifi verdiğini ve 2004-2005 sezonu için ihale şartlarını yerine getirdiğini söyledi.

Aksu, şartnameye göre açık artırma yapılması gerektiğini, ancak sadece bir teklif olması nedeniyle buna gerek olmadığını belirterek, “Ancak ihaleyi alan Digitürk’e artırım talep ediyorum” dedi. Digitürk Genel Müdürü Ertan Özertem, artırım istemediklerini belirtirken, Aksu, “Tekrar ben sizden rica ediyorum” dedi. Bunun üzerine Özertem, tekliflerini, minimum artırım bedeli olan 100 milyar lira yükseltti. Böylece naklen yayın ihalesini ilk yılı 135 trilyon 950 milyar lira muammen bedelle, 4 yıllık süre için yine Digitürk aldı.

Aksu, Futbol Federasyonu Yönetim Kurulu’nun bugün saat 14.00′te yapacağı toplantıda ihale konusunda son kararı vereceğini açıkladı.



AA – BURSA – Otomotiv sektörünün önde gelen kuruluşları, 2 Ağustos’tan itibaren değişik dönemlerde üretimlerini durduracak. Oyak Renault, 2-16 Ağustos tarihleri arasında üretimini durduracak ve 3 bin 200 işçi yıllık izinlerini kullanacak. Karsan ise 23 Ağustos-6 Eylül tarihleri arasında üretimine ara verecek. Fabrikada çalışan 1050 işçi aynı dönemde izne çıkacak. Fiat Tofaş’ta 2-23 Ağustos tarihleri arasında üretime ara verileceği açıklandı.



Mar

28

Nisan-mayıs aylarında çeşitli beklentiler ve gerekçelerle ortaya çıkan dalgalanma, haziran ayında ‘durulmaya’ döndü, temmuz sıcakları ile de piyasaların ‘cansuyu’ likidite azlığı, sıkı olan para politikasının daha da güçlü hissedilmesine yol açıyor.

Son iki buçuk aylık dönemde, Hazine, hem Merkez Bankası’nda daha fazla Türk Lirası rezerv tutmaya başlaması (ortalama 2.3 katrilyon), hem de nakit akımı açısından net dış borç ödeyicisi olması (Merkez Bankası’ndan TL karşılığı döviz satın alarak) nedeniyle Türk Lirası talebinde ilk sırada yer alıyor.

Merkez Bankası, ocak-nisan döneminde 5.2 milyar dolarlık döviz alımı yoluyla toplam 7 katrilyon lirayı piyasaya vermişti. Mali piyasa dalgalanması nedeniyle nisan sonunda döviz alımına ara verilmişti. Yılbaşından bu yana Hazine’nin gerçekleştirdiği dış borç ödemelerinin toplamı 7.7 milyar dolar. Nisan sonundan bu yana olan bölümü 2.2 milyar dolar. Zaten nisan sonuna göre Merkez Bankası’nın net döviz pozisyonundaki azalış da bu tutara eşit: 2.2 milyar dolar.

Nisan ayında Merkez Bankası tarafından piyasadan çekilen Türk Lirası’nın günlük ortalaması 8.9 katrilyondu. Temmuz ayı ortasına geldiğimizde günlük ortalama çekilen Türk Lirası miktarı 4.5 katrilyona geriledi. Yani Türk Lirası likidite fazlası hızla eridi. Son iki buçuk aylık dönemde, döviz alımı yapılmadığından, Hazine’nin gerçekleştirdiği rutin dış borç ödemeleri piyasadaki likiditeyi eritti.

Temmuz ayında piyasadaki likidite ortalaması, geçtiğimiz yılın aynı dönemine göre yüzde 35 daha az. Geçtiğimiz yıl, en düşük likidite mayıs ayında ortalama 6.2 katrilyon liraydı. Merkez Bankası’nın döviz alım ihaleleri açması ve döviz alımı ile piyasaya para vermesi nedeniyle ekim ayında 12 katrilyona kadar çıkmıştı.

Merkez Bankası geçtiğimiz yıl mayıs-ekim döneminde 10 milyar dolar satın alarak toplam 14 katrilyon lira para yaratmıştı.

Geçtiğimiz yıl, ilk altı aylık dönemde, Merkez Bankası’nca piyasadan çekilen paranın, parasal tabana oranı yüzde 75 olurken, bu yılın aynı döneminde yüzde 42′ye geriledi. 2004′e aylık bazda bakıldığında, ilk dört ayda yüzde 43-51 arasında seyreden açık piyasa yoluyla çekilen likidite fazlasının parasal tabana oranı, mayıs ayında yüzde 40′a, haziran ayında yüzde 28′e düştü. Temmuz ayının ilk 15 günlük ortalaması ise yüzde 24.

Mali piyasalarda likidite, son iki yıllık dönemin en düşük seviyesinde. Kurumsal olarak bakıldığında ise bu seviyeye düşen likiditenin büyük bir bölümü yatırım fonlarında. Bankaların ise net borçlanıcı olduğunu tahmin ediyoruz.

Piyasadaki likidite koşulları böyle olunca, para politikasının etkinliği de artıyor. Dar likidite koşullarında, Merkez Bankası tarafından belirlenen kısa vadeli faiz oranları, ‘bol likidite’ koşullarına göre daha etkin hale geliyor. ‘Isınmadan’ korkanları da ’serinletiyor’!

Likidite darlığının azalması için tek yol görünüyor: döviz alım ihalelerinin tekrar başlatılması. Bunun ‘ince ayarı’ ise Merkez Bankası’nda. ‘Döviz alım ihalelerine başlamak’, bazı piyasa oyuncuları tarafından ‘Merkez Bankası’nın kurların düşüşünü istemediği’ gibi algılanabileceği üzere, bazı ‘yüklü döviz satıcıları’ ve Türk Lirası talep edenler tarafından da bekleniyor olabilir. Önceki döviz alım ihaleleri ve döviz alım müdahaleleri gösteriyor ki, ‘yüklü satıcılar’, ‘yüklü alıcıları’ beklemeyi tercih ediyor. Bu ’susuz yaz’ koşullarında, ne korkulduğu gibi tüketici kredileri patlar, ne de uzun vadeli faizler geriler; piyasaların ‘rotası’ likidite gelişmeleri ile belirlenecektir.