

Mar
12
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin başörtüsüyle ilgili kararı, bizim memlekette, ‘kamu’ denince ‘devlet’i anlayan kesimde, olduğundan farklı anlaşılıyor ve yorumlanıyor. Mahkeme kararı, ‘Türkiye’de bir üniversite şöyle şöyle kaygılar duyarak öğrencilerin başörtüsyle gelmesini yasaklıyorsa, bunu yapmaya hukuken hakkı vardır, yapabilir’ anlamına geliyor. Bu, bir üniversitenin bir davranışına hak vermenin ötesinde bir şey değil. ‘Türkiye’de bütün üniversiteler öğrencilerin başlarını örterek gelmesini yasaklamalıdır’ diye bir şey söylemiyor Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi. Bir norm getirmiyor. Mümkün olsa ve ‘bütün’ üniversitelerin böyle davranmaya hakkı olup olmadığı sorulsa, ona da ‘Olabilir’ cevabı vermesi mümkündür (yalnız, aşağıda açacağım bazı özel durumlar var). Ama böyle de olsa ve biz AİHM’yi her konuda söyledikleri örnek alınacak bir merci gibi kabul ediyor olsak da, bu ‘Yasaklayın’ anlamına gelmiyor. İnisiyatifimizi yasaklama yönünde kullanmaya hakkımız olduğu kadar, karşıt yönde kullanmaya da hakkımız var. Geçen gün bizim gazetede bu konuda yayımlanan gayet aklı başında yazıda da belirtildiği gibi, böyle sorunlar karşısında AİHM yerel karar merciine bir ‘marj’ bırakıyor, çünkü sorunun var olduğu yöreyi, aradaki otorite kadar yakından bilemeyeceğini ve değerlendiremeyeceğini düşünüyor.
Sorun, dün de bir ucundan değindiğim, ‘kamu’dan ne anladığımızla yakından ilgili. ‘Sivil ve politik toplumların üst üste gelip örtüştüğü alandır’ demiştim. Ama bu üst üste gelmede kim kimin üstüne gelecek? Politik toplum, yani devlet, sivil toplumun üstüne gelip onu kendine mi benzetecek? Buradaki, ‘Polisin kimlik tespiti yaptığı yer kamusal alan olur’ mantığının anlattığı gidiş yönü bu. İşler böyle yürütüldüğü zaman, Erdoğan Teziç kusura bakmasın, ama varılacak nokta ‘1984′tür. Kimlik tespiti yapa yapa, sonunda oturma odanızdaki ve yatak odanızdaki ve banyonuzdaki açık veya gizli ekranlardan Büyük Birader’iniz sizi gözetler.
Midas, dokunduğu nesneyi altına çeviriyordu. Dokunduğu nesneyi ‘kamu’ya çeviren şahsiyet devlet olacaksa, onun ‘fors’u, kimlik soran polisi, sıkıyönetim ilan eden yetkilisi vb. olacaksa, bu, Büyük Birader’in büyük harfli ‘Kamu’su olur.
Ya da dokunduğu yeri ‘kamu’ya çeviren değnek, sivil toplumun elindedir. Bunun son noktası da kararların ortaklaşması, ‘yönetim’in ‘yönetişim’e dönüşmesi, hiyerarşilerin yataylaşması, yani demokratikleşmesidir. Yalnız, dünden beri değindiğim bu iki daire, hiçbir zaman tastamam örtüşmeyecektir. Her zaman, ‘1984′te bile, Büyük Birader’in gözünden kaçan ’sivil sahneler’ yaşanacaktır. Ve öbür senaryoya göre de, her zaman, sivil toplumla tam özdeşleşemeyen yönetim odakları bulunacaktır. Sorun, bunlar üzerindeki sivil-demokratik denetimi olgunlaştırmaktır.
Gelelim, yukarıda değindiğim özel durumlara. AİHM kararını İstanbul Üniversitesi için verdi. İstanbul Üniversitesi, öğrencilerine parasız öğretim veren bir devlet üniversitesi (‘kamu üniversitesi’ demek isterdim ama değil). Böyle bir kurumun başı örtülü öğrenci kabul etme kararını haklı bulmak daha kolaydır. ‘Demokratik’ bulmayabilirsiniz, ama hukuken, YÖK gibi kurumların olduğu ve işlediği bir ülkede, ‘Buna hakkı yok’ diyemezsiniz.
Avrupa ülkelerinin bu konuda en katı davrananı Fransa’da, üniversite düzeyinde kılık kıyafet yasağı yok. Ortaöğrenim düzeyinde, ama orada da, ‘kamu’ okullarında var. Özel okullar açılmıştır ve orada kılık kıyafet kuralları geçerli değildir. Bakalorya sınavı sistemiyle, laik devlet, bütün eğitim kurumlarının ve tabii özel okulların da diplomalarının geçerliliğini denetler, standartları belirler.
Burada, ‘Polisin kimlik sorduğu yer kamudur’ diyen anlayış, polis her yerde kimlik soracağına göre, ‘Siz İran’a doğru yola çıkın yavaş yavaş’ demiş oluyor. Buysa, açıkça dese ya…

