Bir gafil protesto grubu da, Kapalıçarşı’yı seçmiş ‘NATO’YA HAYIR!’dan da ziyade, ‘NATO ZİYARETÇİLERİNE SATIŞA HAYIR!’ demek üzere.

Kapalıçarşı Esnafı’na haa!

Pardon da, Kapalıçarşı Esnafı’nın Hong Kong’daki Çinli esnafla birlikte dünya yüzünün en esnafkâr, en işini bilir, en gaddar esnafoğluesnaf-larından oluştuğunu düşünmekteyim.

Yüzlerce yıllık esnafların çocukları tutunabilir ancak orda, bir nevi esnaflık âleminin ‘killer shark’ları. Sen git de onlara: "Abicim, şu NATO İnsanları’na satış yapma," de! Yok ya!

Bu safdillik bana en çok, seçimden önceki bir televizyon oturumunda; oy patlaması yapacaklarına inandıklarını, Kapalıçarşı Esnafı arasında yaptıkları bir ankette yüzde 60-70-80 oranında oyların kendilerine çıktığını söyleyen Doğu Perinçek’i hatırlattı. (Onları artık her neden örneklem seçmiş ise.)

Yükselen Yeni Şehir Esnafı’nı temsilen R. Tayyip Erdoğan ise "Biz de zaman zaman BU işlerin içinde olduk ama bir netice alamadık," demekteydi.

Süleyman Demirel’in ‘Yollar yürümekle aşınmaz’ından bir adım öte ya da beri: kararı size bırakıyorum.

Geçenlerde bindiğim taksinin şoförü kaçınılmaz üzre sohbet NATO Zirvesi’ne (ya da Bekir Coşkun’un harikulade tasviriyle NATO Zırvası’na) dayandığında: "Valla inanır mısınız, iğrendim ben bu Amerika’dan tamamen,’ tarihi lafını, ediverdi.

Hakikaten, cümleten, dünyacak tiksindik bu Amerika Birleşik Devletleri’nden ve onun petrol şirketlerine mi, şahin stratejistlere mi, dünyayı ve hiçbir şeyi kavrama yeteneğine haiz olmayan dumkof akılverenlerine mi, neye, neye, neye (akıl/izan/mantık ötesi zira yayılmacı zihniyeti) dayandığı belli olmayan Korkunç Bush’undan.

Tüm o Hollywood filmleri, televizyon dizileri, şarkılar/müzikaller/oyun havaları; temizleyebilecek mi bakalım onlarca yıl boyunca, Irak’ı işgal etmenin yarattığı bu kanlı havayı?

Defne Barak diye dünyacaaa menşuuur röportajcısı Hürriyet gazetesinin, gidip Fort Bragg Üssü’nde yargılanmayı bekleyen ‘Amerikalı Küçük Müsibet’ Lynndie England pisliğiyle görüşmüş.

Birkaç gündür bu müthiş röportajlama başarısını muştulamaktaydı Hürriyet. Ve hatta bir dolu Amerikan TV kanalı Defne Barak’la görüşmek üzre sıra beklemekteymiş, bu müthiş röportaj üstüne.

Defne Barak’ın daha önceki müthiş röportajlamama başarılarına da şahit olmuş bir okur olarak, yine hiçbir şey çıkmayacağını kestirmekteydim. Diyelim bir zaman önceki Michael Jackson’ın annesi ve babası röportajında da hiçbir halt yoktu Sn. Barak’ın, nice artist/martist röportajında da. Yani ‘O bir gölgedir/Röportajcı sanırsın’ takımından

Sn. Barak. Ki, Reha Erus da öyledir, ama tüm bu röportajlayamama da ağırlama işinin piri, Leyla Erduran olup, kendisinin Fidel Castro’su üstüne röportajlamamada kalkan balıklama tanımam.

Her neyse, muhtemelen söz dağarcığı 50-60 kelimeyi geçmeyen bu Amerikan moronu, hemen hiçbir şey söylemeyip, habire kıkırdıyor. Bir de o kıt kafasıyla, ‘Ben mi yarattım?’ demeye getirip üslerinin esas kabahatinin ve başka işkencecilerin de olabilirliğini, bir nevi primitifçe (çok çok kazırsanız) işaret ediyor.

Eminiz ki; Lynn(die)’nin şerefsiz komutanları ve iğrenç takım arkadaşları da, en az onun kadar işin içindedirler. Ama işbirlikçilik bir mazeret değil, düpedüz bir tercihtir.

Zira bu işkenceci sıçanların yaptıklarını, ettiklerini kameraya kaydedip, komutanının kapısının altından atan da bir Amerikan askeriydi. Yani vicdanını, insanlığını ve sorumluluk duygularını Irak’a doğru yola çıkarken portmantoya asıp da gelmemiş ya da bu hislerden tamamen muaf olarak doğmuş Amerikan sosyopatlarından biri olmayan, bir Amerikan askeri.

Yine de Defne Barak’a gerçekleştiremediği görüşme için ve en çok da o piç kurusunun arsız suratını asarak ya da kaldırarak dangalakça kameraya baktığı fotoğraflarını bize sunduğu için, teşekkür borçluyum. Zira en azından ruhsal olarak kafamda öyle bir evire çevire benzettim ki Lynn(die) yüzsüzünü; bir daha, bu dünyada, bu acımasızlık, gaddarlık ve kayıtsızlıkla, ‘gün’yüzü görebileceğini zannetmiyorum.



Comments are closed.