Türkiye’nin, özellikle insan haklarının korunması bağlamında uluslararası bir saydamlık ve hukuken hesap verme anlamına gelen Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin denetim sistemini tanıması 1980′lerin ikinci yarısındadır. Bu, kısmen dönemin hükümetlerinin tercihi, kısmen de bunun dışında
bazı nedenlerin etkisi altında gerçekleşmişti.
Bu dönem, güvenlik kuvvetleri ve PKK arasında süren silahlı çatışma dönemiydi. Dolayısıyla bu ağır sorun, çeşitli vakalarla Avrupa organları önüne de taşındı. Bu dönemde, Türkiye’deki devlet aygıtlarının, insan haklarına saygılı bir devlet şiarını zorladığı ve aştığı, birçok davaya konu oldu ve büyük bir bedel ödendi ve ödeniyor. Türkiye’nin, Avrupa insan hakları sistemi önündeki dava yükü, ‘Güneydoğu davaları’ diye adlandırılan
özel bir kategorinin doğmasına yolaçtı. Karşı söylem de hemen gelişti ve insan haklarının korunması çabaları, bu çatışma ortamı içinde ve çatışmanın diliyle tanımlanır, karalanır oldu.
Bugün, bu sorundan kaynaklanan dava sayısındaki büyük azalma, uluslararası çevrelerce de kabul ediliyor ve bunun temel nedeninin, 1999 yılından beri silahlı çatışmanın sona ermiş olması ve insan haklarının korunması konusunda yapılan iyileştirme çabaları olduğu biliniyor.
Ancak ne demokrasinin ne de barışın, verili bir düzeni ifade etmediği de bir gerçek. Dolayısıyla, gerek demokrasinin gerek barışın inşası, ancak süreklilik taşımasına çaba gösterilen bir sorumluluk bilinciyle mümkün. Ve bu konuda, bireysel özerklikle kamusal düzen arasında kurulması gereken adilane dengenin, toplumsal, ekonomik ve siyasi ilişkilerin her ayrıntısında özenle korunabilmesi hayati önem taşıyor.
Bu hedefe yönelimin elbette bir dili de olmalı. 1990′larda, ülke içinde farklı derecelerde silahlı çatışmanın yaşandığı, fakat çatışmanın dindiği söylenebilecek bazı toplumlarda, yeni bir mercek ön plana çıkmıştı: Barışın inşası. Bu, ne sadece silahların susmasından ibarettir ne de sadece olası bir çatışmanın önlenmesi için alınacak tedbirlerden. Kurumsal ve toplumsal anlamda barışın inşasını, bireysel özerklik ve kamusal düzen dengesi içinde gerçekleştirmeye çalışmanın sorumluluğunu, acaba ne ölçüde fark edebildik?
Türkiye’de, 1980′ler ve 1990′lardaki çatışma döneminde, sadece şiddet dilinin etkili olduğu bir stratejik ‘iletişim’ ortamıyla karşı karşıya kaldık. Bu tarzın, ne bireysel özerkliği ne de kamusal düzeni önemsediği söylenebilir. Hasmın, bir şekilde altedilmesi asıl amaçtır. Birkaç yıldır, Avrupa Birliği’ne tam üyelik baskısının da etkisiyle, bireysel özerklik alanıyla kamu düzeninin gerekleri arasında, önemli ölçüde bir denge kurma çabası var. Ama belli iyileştirme konularının başlıkları altında yürütülen bu çabaların, toplumsal gerçeklik bakımından da etkili kılınabilmesi, o ölçüde önemli değil mi?
Örneğin bin dereden su getirdikten sonra, anadilin eğitimi ve bu dilde yayın yapılması konusunda bazı adımlar atılması, elbette önemli. Ancak bir çatışma hafızasını silmede, belki de asıl etkili olabilecek toplumsal sorunlara çözüm bulma çabası, sadece bazı yönetmelik maddelerinin farklı kurumlar arasında nasıl icra edileceği sorunundan ibaret de görülemez. Çatışmaların sürdüğü dönemde yaşadıkları yerleri terk etmek zorunda kalan veya bırakılan binlerce kişinin sorunu böyledir. Ve dizi dizi sorular sormak mümkündür. Bir eski hale dönüş olanağının sağlanması elbette öncelik olsa da, bu kişilerin, doğup büyüdükleri yerleri terk ettikten sonra yerleştikleri yeni yerlerdeki, husumete varabilen iki taraflı ciddi toplumsal uyumsuzluk sorunları, hangi araçlarla ve nasıl giderilmeye çalışıldı? Bu kişilerle, çocuklarının okuduğu okulların yönetimleri arasında sadece dil bilmemekten kaynaklanan iletişimsizlik sorunları giderilmeye çalışıldı mı, eğer çalışıldıysa nasıl? Yaşadığı yeri terk etmenin temel nedeninin çatışma olduğu gerçeği, zaten bu kişilerin tüm yaşamını zehirleyici yeterli bir neden değil mi?
PKK/Kongra-Gel’in yeniden bir stratejik dili seslendirmeye başlamasıyla, hükümetin ve tüm toplumun sorumluluğu daha da büyüyor. Bu, kamu düzeninin bozulmasını önlemek kadar, bununla bireysel özerklik arasındaki dengeyi de koruma sorumluluğu. Yoksa, bunların her ikisini de yok sayan bir şiddet dilinin karşısında, aynı dilin baş döndüren kuyusuna düşmek işten bile değil.
Barışın inşası ve dili
Bu yazı Güncel Haberler kategorisine gönderilmiş ve Abidin , Ahmet özhan , Arif sağ , Aslıhan erdoğdu , Atomic Kitchen , Ayna , Barış akarsu , Bayhan , Berdan Mardini , Beyza Durmaz , Bora öztoprak , Burcu Güneş , Candan erçetin, Cengiz Kurtoğlu , Cihan Yıldız , Cüneyt Çakım , Demet Akalın , Deniz Arcak , Dilek Budak , Doğu , Düş Sokağı Sakinleri , Ebruli , Ege , Emrah , Ercan Saatçi , Erkin Koray , Eylem , Fatih Erkoç , Ferhat Göçer , Feridun Düzağaç , Fuat , Gaye aksu , Gökhan Kırdar , Göksel , Grup Gündoğarken , Grup Vitamin , Gülben Ergen , Hakan altun , Hande Yener , Hatice , Hüner Coşkuner , İbrahim Tatlıses , intizar , İsmail YK , Kargo , Kenan Doğulu , Kramp , Kurtlar Vadisi , Leman sam , Linkin Park , Manga , Mazhar Alanson , Mirkelam , Müge zeren , Murat Göğebakan , Nazan Öncel , Nez , Nilüfer , Nükhet Duru , Okan , Önder bora , Orhan Hakalmaz , Özcan Deniz , Özgür Kıyat , Öztürk , Petek Dinçöz , Rafet El Roman , Reha , Şafak Sönmez , Şahsenem , Şebnem Paker , Sefarad , Sertab Erener , Sıla , Sinan Özen , Suat suna , Tarık , Tual , Tuğba özerk , Ufuk Ercan , Ulaş , Vega , Yakup ekin , Yavuz Bingöl , Yeşim Salkım , Yılmaz Morgül , Yurtseven kardeşler , Zerrin Özer , Ziynet Sali ,
Çelik ile etiketlenmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.