

Çok değil, sadece altı ay kaldı Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ilgili geleceğini daha net görmemize. 40 yılı aşkın süredir AB ile hukuki ilişki içinde olan Türkiye, doğal olarak artık tam üyelik müzakerelerinin başlatılmasını istiyor. Avrupa ise bana göre Türkiye’yi daha fazla bekletemeyeceğinin farkında. Altı ay sonra, aralık ayında hep birlikte göreceğiz ne olacağını.
AB Komisyonu’nun genişlemeden sorumlu üyesi Günter Verheugen, görev süresinin sonuna yaklaştığı bugünlerde sık sık Türkiye ile ilgili olumlu mesajlar veriyor. Bu mesajların sonuncusunda Alman siyasetçi, ‘Türkiye’nin AB’ye üyelik yolunda kritik eşiği geçtiğini’ söyledi.
Burada Verheugen sadece Türkiye’ye ve Türk kamuoyuna söylemiyor bu sözleri. Aynı zamanda Avrupa’ya, Avrupalı liderlere ve Avrupa kamuoyuna da söylüyor.
‘Kritik eşik’ Türkiye’nin bunca yıldır AB kapısında bekletilmesinin resmi gerekçesi olan Kopenhag Kriterleri’nin artık büyük ölçüde kabul edildiğinin
AB tarafından kabul edilmesi olarak anlaşılmalı bence. Bundan sonra Kopenhag Kriterleri bağlamında Türkiye’nin yerine getirmesi gereken hâlâ birtakım yükümlülükler var ama bunlar müzakere süreci içinde de tamamlanabilir.
‘Kritik eşik’in bana göre bir başka anlamı, Avrupa’nın Türkiye’yi daha fazla kapı önünde bekletemeyeceği gerçeğinin yine AB tarafından dile getirilişi. Bu hukuki değil siyasi bir olgu. Bu saatten sonra Türkiye’den daha fazla beklemesini istemek ya da düşük ihtimalle de olsa Türkiye’yi geri çevirmek, Avrupa’nın stratejik bir ortak olarak Türkiye’yi kaybetmesi anlamına gelecek. AB yetkilisi bu duruma dikkat çekiyor ‘Kritik eşik’ sözleriyle.
Türkiye’de demokratik standartların gelişmesini, her bakımdan Batı Avrupa ile aynı düzeye gelinmesini isteyen güçlü bir siyasi akım mevcut esas olarak. Ancak bu güçlü siyasi akımın çok önemli bir eksiği var: Genel anlamıyla ‘devlet’in ve ‘devletçi güçler’in karşısında durabilmelerinin tek yolu, demokratik rejimin bütün kurallarıyla işliyor oluşu.
Bu paradoks yıllardır Türkiye’de yaşanıyor. Şimdi, AB sayesinde bu paradoksu aşma umudu belirdi. AB’nin aralık ayında Türkiye’ye hayır demesi ya da biraz daha oyalamaya çalışması, Türkiye’de demokrasinin yerleşmesini isteyen güçlerin çabalarına çok ciddi bir darbe vurabilir. Sanırım AB’nin bu siyasi unsuru da görüp anlayış göstermesini beklemek hakkımız.
Çok değil şurada altı ay kaldı.
O zaman göreceğiz bizi nasıl bir geleceğin beklediğini…
Radikal yine haber atladı… mı?
Dünkü Radikal’i başka gazetelerle birlikte okuyanlar ya da haber televizyonlarını izleyenler, herkesin büyüttüğü, pek çok gazetenin manşetten yayımladığı bir haberin Radikal’in birinci sayfasında hiç yer almadığını, iç sayfada ise hayli küçük sayılabilecek bir biçimde kendine yer bulduğunu fark etmiş olmalılar.
Sözünü ettiğim haber, yargıdaki ‘Neşter’ soruşturmasının sonuçlanmış ve bazı sanıklar aleyhine dava açılmış olmasıyla ilgili. Hemen hemen bütün rakiplerimiz, Ankara DGM Başsavcılığı tarafından açılan davanın iddianamesine hayli geniş yer vermişti.
Oysa Radikal bu haberi bilinçli olarak ’seksi’ unsurlarından arındırarak yayımladı; o yüzden de belki pek çok okuyucumuz haberi atladığımızı düşündü.
Türkiye’de yürürlükteki yasalara göre bir dava iddianamesini mahkemede okunmazdan önce yayımlamak suç. Hem de hayli ağır para cezaları olan bir suç.
Burada amacım rakiplerimizi savcılara ihbar etmek değil ama geçmişte Radikal’in bu ağır para cezasını ödemek zorunda kaldığını söylemem gerek. Bu nedenle de, savcı tarafından yayımlanmak üzere özel olarak verilmiş bile olsa biz Radikal’de iddianameleri mahkemede okunmadan haberleştirmiyoruz, yayımlamıyoruz.

