Hukuktan ne bekliyoruz?

Son haftalarda, farklı konulara ilişkin yargısal konular, gündelik siyasetin ve tartışma konularının da bir parçası oldu. Bunların bir kısmı doğrudan doğruya Türkiye ile ilgili gelişmelerdi. Diğerleri böyle değil, ama dolaylı da olsa, Türkiye’yi de ilgilendirebilecek sorunları içinde barındırıyor.

Önce eski DEP üyesi milletvekillerinin Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin kararıyla salıverilmesi ve dün, yine aynı dairenin nihai kararıyla bu eski milletvekilleri hakkında verilen DGM kararının bozulması; Saddam Hüseyin’in Bağdat’ta Irak Özel Mahkemesi önüne çıkarılarak yargılanma sürecinin başlatılması; Leyla Şahin’in Türkiye hükümetine karşı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde açtığı başörtüsüyle ilgili davadaki mahkemenin kararı ve geçen hafta, Uluslararası Adalet Divanı’nın, İsrail’in Batı Şeria’da sürdürdüğü duvar inşaatının, bu devletin uluslararası hukuktan doğan yükümlülüklerinin ihlali anlamına geldiğine ilişkin kararı, bu gelişmeler arasındaydı.

Bu gelişmelerin bir kısmı genel olarak, bir kısmı bazıları için sevindirici oldu ya da en azından olumlu karşılandı. Ama bu vakaların tümünde, temel nitelikte bazı eleştirileri ortadan kaldırmamakla birlikte, bir uyuşmazlığın, ona hukuki bir nitelik kazandırıp, böyle hukuki bir bağlam içinde çözümlenmeye çalışılması, takdirle karşılandı denilebilir. Bunun nedeni, elbette, kendi tezini kabul ettirmek için gösterilmesi gereken bir mücadelenin, kaba güçten ziyade, hukuk kuralları sayesinde sürdürülmeye çalışılmasıydı.

Bu saptama, bir uyuşmazlığın giderilmesi sürecinin başlangıç hattının belirlenmesi bakımından tartışmasız bir önem taşır. Ancak böylece, her sorun da hallolmuş sayılmaz. Zira o hukuk kurallarının niteliği ve nasıl yorumlanıp uygulanacağı gibi konular da aynı süreçte değerlendirilmek zorundadır. Ayrıca bu bağlamda, hukuk kurallarının oluşumu ve gelişimi süreci içinde, o uyuşmazlığa ya da soruna taraf olanların ne ölçüde belirleyici olduklarını da sorgulamakta yarar var. Dolayısıyla bu ikinci aşamaya geçildiğinde, yukarıdaki vakaların bazıları konusunda aynı takdir hissini korumakta zorlanabiliriz.

Bu aşamada, daha da rahatsız edici bir tutum, eleştirilerin ya da takdir heyecanının, bir yenme veya yenilme söylemiyle dillendirilmesi olsa gerek. Yenme ya da yenilme, fiziksel güce bağlı bir çekişmenin veya en azından niceliksel değerlere bağlı bir üstünlüğün daha belirgin olduğu bir mücadele ortamında, daha isabetli bir saptama olabilir. Ancak hukuk bağlamında bu tarzda bir mücadelenin etkili olması, bilakis, hiç de istenen bir tutum değildir.

Ancak, bu saptamanın da mutlak bir anlamı olmayabilir.

Zira, günümüz toplumunda, yargı da, zaten var olan bir siyasi, toplumsal vb. bir mücadelenin muharebe alanlarından biri olarak hesaplanabilir. Kısaca, bu mücadelenin taraflarından biri ya da diğeri, süregelen o mücadeleyi, hukukun alanında, hukuki bir söylemle ve onun araç ve yöntemlerinden yararlanarak devam ettirmek isteyebilir. Hukuki aktivizm ya da dava yolu stratejisi gibi yaygınlıkla kullanılan yöntemler bunun ifadesidir. Bunun, ne gibi bir anlamı olabilir?

Yargılama süreci sonucunda varılacak sonuç ‘hukuki’ bir gerçeği ifade eder. Ancak süregelen o mücadele, sadece hukuk diliyle tanımlanamaz veya sadece bir hukuk sorunsalı olarak görülemez. O halde, ‘toplumsal’ ya da ‘siyasi’ olsun, o mücadelenin gerçeği, medeni bir toplumda üstün değer atfedilen ‘hukuki gerçek’ teşhisinden de güç alma arzusundadır. Bunun pratik sonucu, buna yönelen tarafın, o mücadele içindeki konumunu göreli olarak güçlendirme çabasıdır.

Sonuçta, bir uyuşmazlığın giderilmesi sürecinde, yargı yolunun tercih edilmiş olmasının nedeni nedir? Bu sayede varılacak hukuki gerçek, o uyuşmazlığın gerçekleriyle ne ölçüde bağdaşmakta ya da zıtlaşmaktadır? Yargı yolunun tercih edilmesinin nedenleri arasında, zaten böyle bir bağdaşma veya zıtlaşmanın doğacağı beklentisi var mıdır? Eğer böyleyse, o halde o uyuşmazlığın kendi gerçekliği içinde çözülememesinin nedenleri nelerdir?

Sanırım, bu soruları açık yüreklilikle ve öncelikle kendimize karşı cevaplamadan, hukuki bir çözüm yolu beklentisi içine girmemek en gerçekçi yol olur. Bu soruları cevaplarken, aslında o uyuşmazlığı kendi gerçekliği içinde çözme çabasının taşıdığı sorumlulukla bir kez daha yüzleşmiş oluyoruz.

Bu yazı Genel kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Yoruma kapalı.

Hukuktan ne bekliyoruz?

Son haftalarda, farklı konulara ilişkin yargısal konular, gündelik siyasetin ve tartışma konularının da bir parçası oldu. Bunların bir kısmı doğrudan doğruya Türkiye ile ilgili gelişmelerdi. Diğerleri böyle değil, ama dolaylı da olsa, Türkiye’yi de ilgilendirebilecek sorunları içinde barındırıyor.

Önce eski DEP üyesi milletvekillerinin Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin kararıyla salıverilmesi ve dün, yine aynı dairenin nihai kararıyla bu eski milletvekilleri hakkında verilen DGM kararının bozulması; Saddam Hüseyin’in Bağdat’ta Irak Özel Mahkemesi önüne çıkarılarak yargılanma sürecinin başlatılması; Leyla Şahin’in Türkiye hükümetine karşı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde açtığı başörtüsüyle ilgili davadaki mahkemenin kararı ve geçen hafta, Uluslararası Adalet Divanı’nın, İsrail’in Batı Şeria’da sürdürdüğü duvar inşaatının, bu devletin uluslararası hukuktan doğan yükümlülüklerinin ihlali anlamına geldiğine ilişkin kararı, bu gelişmeler arasındaydı.

Bu gelişmelerin bir kısmı genel olarak, bir kısmı bazıları için sevindirici oldu ya da en azından olumlu karşılandı. Ama bu vakaların tümünde, temel nitelikte bazı eleştirileri ortadan kaldırmamakla birlikte, bir uyuşmazlığın, ona hukuki bir nitelik kazandırıp, böyle hukuki bir bağlam içinde çözümlenmeye çalışılması, takdirle karşılandı denilebilir. Bunun nedeni, elbette, kendi tezini kabul ettirmek için gösterilmesi gereken bir mücadelenin, kaba güçten ziyade, hukuk kuralları sayesinde sürdürülmeye çalışılmasıydı.

Bu saptama, bir uyuşmazlığın giderilmesi sürecinin başlangıç hattının belirlenmesi bakımından tartışmasız bir önem taşır. Ancak böylece, her sorun da hallolmuş sayılmaz. Zira o hukuk kurallarının niteliği ve nasıl yorumlanıp uygulanacağı gibi konular da aynı süreçte değerlendirilmek zorundadır. Ayrıca bu bağlamda, hukuk kurallarının oluşumu ve gelişimi süreci içinde, o uyuşmazlığa ya da soruna taraf olanların ne ölçüde belirleyici olduklarını da sorgulamakta yarar var. Dolayısıyla bu ikinci aşamaya geçildiğinde, yukarıdaki vakaların bazıları konusunda aynı takdir hissini korumakta zorlanabiliriz.

Bu aşamada, daha da rahatsız edici bir tutum, eleştirilerin ya da takdir heyecanının, bir yenme veya yenilme söylemiyle dillendirilmesi olsa gerek. Yenme ya da yenilme, fiziksel güce bağlı bir çekişmenin veya en azından niceliksel değerlere bağlı bir üstünlüğün daha belirgin olduğu bir mücadele ortamında, daha isabetli bir saptama olabilir. Ancak hukuk bağlamında bu tarzda bir mücadelenin etkili olması, bilakis, hiç de istenen bir tutum değildir.

Ancak, bu saptamanın da mutlak bir anlamı olmayabilir.

Zira, günümüz toplumunda, yargı da, zaten var olan bir siyasi, toplumsal vb. bir mücadelenin muharebe alanlarından biri olarak hesaplanabilir. Kısaca, bu mücadelenin taraflarından biri ya da diğeri, süregelen o mücadeleyi, hukukun alanında, hukuki bir söylemle ve onun araç ve yöntemlerinden yararlanarak devam ettirmek isteyebilir. Hukuki aktivizm ya da dava yolu stratejisi gibi yaygınlıkla kullanılan yöntemler bunun ifadesidir. Bunun, ne gibi bir anlamı olabilir?

Yargılama süreci sonucunda varılacak sonuç ‘hukuki’ bir gerçeği ifade eder. Ancak süregelen o mücadele, sadece hukuk diliyle tanımlanamaz veya sadece bir hukuk sorunsalı olarak görülemez. O halde, ‘toplumsal’ ya da ‘siyasi’ olsun, o mücadelenin gerçeği, medeni bir toplumda üstün değer atfedilen ‘hukuki gerçek’ teşhisinden de güç alma arzusundadır. Bunun pratik sonucu, buna yönelen tarafın, o mücadele içindeki konumunu göreli olarak güçlendirme çabasıdır.

Sonuçta, bir uyuşmazlığın giderilmesi sürecinde, yargı yolunun tercih edilmiş olmasının nedeni nedir? Bu sayede varılacak hukuki gerçek, o uyuşmazlığın gerçekleriyle ne ölçüde bağdaşmakta ya da zıtlaşmaktadır? Yargı yolunun tercih edilmesinin nedenleri arasında, zaten böyle bir bağdaşma veya zıtlaşmanın doğacağı beklentisi var mıdır? Eğer böyleyse, o halde o uyuşmazlığın kendi gerçekliği içinde çözülememesinin nedenleri nelerdir?

Sanırım, bu soruları açık yüreklilikle ve öncelikle kendimize karşı cevaplamadan, hukuki bir çözüm yolu beklentisi içine girmemek en gerçekçi yol olur. Bu soruları cevaplarken, aslında o uyuşmazlığı kendi gerçekliği içinde çözme çabasının taşıdığı sorumlulukla bir kez daha yüzleşmiş oluyoruz.

Bu yazı Genel kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Yoruma kapalı.