Denize karşı kır lokantasındaki havadan sudan sohbet, coğrafyadan çok ‘rhum’ kokan nedenlerden, bir ara Küba’ya gelip dayandı. Ve bir ara, lokantaya Küba adını takan sahibinin, Küba başkentini bilmediği ortaya çıktı. Hoş sohbet, tatlı bir adamdı. Ama Havana’nın ne ve neresi olduğuna ilişkin bilgisizliğinden, hele hanımlara karşı, biraz bozulmuştu. Konu değişmiş, başka havadan sulara geçilmiş olmasına karşın, durdu durdu: "Biz masumuz," dedi, "Bilmeyiz, öğrenmedik, masumiyetimizi koruduk!" Bunları söylerken sesinde bir çeşit gurur vardı ve ‘masumiyet’ lafıyla kendisini bağışlatacağına emindi. Gereksiz bir dersti, ama gereksiz ve yersiz dersler vermekte üstüme yoktur, çenemi tutamadım ve: "Ona masumiyet değil, cehalet denir!" deyiverdim.
Aynı gün İstanbul’a dönüşte, bir yandan bavulumu yerleştiriyor, bir yandan televizyona kulak veriyordum. Gasteci bir hanım, ‘Ayşegül denizde’, ‘Ayşegül karada’, ‘Ayşegül havada’ çocuk dizilerinin yazarı hanımı röportaj ediyordu. Özellikle çocuklara yönelik kitaplar, bence bilgiyi en basite indirgeyebilecek kadar üst bilgili insanlar tarafından yazılması gerekirken, galiba kendi adı da Ayşegül olan hanım, sanki sabah duyduğum kabahatten büyük özüre yankı yapıyormuş gibi: "İnsan öğrendikçe masumiyetini kaybeder!" demez mi?
‘Elinin körü!’ diye savurup geçemedim. Çünkü o gün bugündür, sorguladığım pek çok insanın aynı düşündüğünü, cehaletle masumiyeti karıştırdığını, daha da kötüsü, ‘cehalet’ sözcüğündeki iticiliğin, ‘masumiyet’in yürek yumuşatıcı çekiciliğinde eritildiğini görüyorum.
Ve görüyorum ki, cehalete masumiyet nostaljisiyle yaklaşan bu kişiler, geniş genelinde cahil değiller, öyleyse nereden çıkıyor bu kavram karışıklığı ve hangi kavramı yanlış tanımlıyorlar?
Kuşkusuz ikisini de. Oysa…
Onların ‘çocuksu’ imgeler ve özlemlerle bezedikleri bilgiden bakir bilinç anlamında masumiyet, vahşi doğada var. Yırtıcı hayvanlar, yavrusundan anasına danasına, elbette masumdurlar, doğaları gereği kendilerinden güçsüzü avlayıp öldürür, bir güzel beslenir; kendilerinden güçlüye avlanıp yenilirken de kin gütmeden son soluklarını verirler. Oysa aynı hayvanlar, acı çeker ve severler. Uydukları ve boyun eğdikleri doğa yasaları gereği, bilinçleri bakirdir. Ama aynı yasalara insanlar uyduğunda, bu bilinç bekâretinin adı, ‘vahşet’ olur. Ve bir çocuğu, saldım çayıra mevlam kayıra anlayışıyla eğitimden yoksun bırakırsanız, masumiyeti yırtıcı hayvanlarınkinden farklı olmaz: Gider komşusunu avlar, karısını kuşbaşı, eniştesini kavurma yapar, kendi çocuğunun ırzına geçer, vb. Ülkemizde örnekleri çokca bulunup, nostaljisini çekmeye hiç gerek yoktur. Ve aydınlarımızın bilinç bekâreti anlamında kullandıkları ‘masumiyet’, cahil insanlarla vahşi hayvanları aynı kulvarda buluşturan doğallıktan ibarettir.
Oysa hayvandaki vahşiliği, insanda cahilliğe bağlayan yine insandır. Ve bilgiye gerçekten erişmiş kişilerin, insanlar arası vahşete yol açan cehaleti yüceltici özlemler taşıyabileceğini sanmıyorum. Bu kavram karışıklığına düşen ve bilmeden bilgisizliği yücelten, cehaleti farkında olmadan masumiyete eşleştiren, şarkı sözlerine bile dökülen ‘in’ söylemin, bir yarı cehalet ürünü olduğunu düşünüyorum.
Gerçek masumiyet, bilinç işlendikten sonra edinilen vicdandır. Kötülük yapmak bilgiyle de mümkündür, cehaletle de. Ama masumiyet, bilerek kötülük yapmamak, çoğu yerde insanın kendi ‘vahşi’ doğasını yenmek bilinci gerektirir. Böyle bir bilinç de, üst düzeyde bilgiyle edinilir. 7 milyon okuma yazma bilmeyen insanın yaşadığı, kişi başına düşen eğitimin 3.9 yıl olduğu ve zaten yarı nüfusun da Allah’ın sopasıyla güdüldüğü bir ülkede, cehaleti masumiyete yamamak, eğer ‘vahşet’ değilse, salaklığın dik âlâsıdır.
Masumiyet, cehalet ve vahşet
Bu yazı Güncel Haberler kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.