

Oca
12
Ahmet Piriştina’nın ölümü, bir arkadaşımın cep telefonuna düştüğünde Datça’daydım. Ve gördüm ki, onun zamansız, haksız kaybı yalnızca
İzmirlilerin, Foçalıların yüreğini değil tüm Ege’yi yakıp kavuruyor. Ege bölgesi, Türkiye coğrafyasının tarihe birebir izdüşümü, Batı’ya dönük yüzü, uygarlık ve çağdaşlık simgesi oldu hep. Adı güzel Priştinalı
Ahmet beyin de Ege’den, İzmir’den siyaset yoluna çıkması, bir raslantı değildi. Tıpkı Atatürk’ün de kendisi gibi Balkanlı ve zaferi İzmir’e çekilen bayrakla taçlandırmasının raslantı olmadığı gibi.
Ahmet Piriştina, onun gibi düşünen insanların, Türkiye’nin Batılılığına inanan bizlerin, akıllı gönül dağarcığındaki son umut kalesiydi. Bir gün, bir türlü gelemeden solan gün, onun Türkiye’deki sosyal demokratların başına geçeceğini ve bu ülkenin çehresini, İzmir’i aydınlattığı gibi değiştireceğini umduk hep. Ahmet Piriştina, 50 yılda yıkılan, çirkinleştiren, kirletilen, çirkefe boğulan İzmir’e, dört yılda geri vermişti tüm kaybettiklerini. Tüm Türkiye’yi, haydi diyelim sekiz yıla sığdırırdı, emindik! Bugün toplu olarak bakınca, Piriştina’nın dört yılda başardıklarının çokluğuna inanamıyor insan. Bu ülkede, seçildiği bölgelerde canla başla çalışan pek çok belediye başkanı var. Ama hiçbiri Ahmet Piriştina gibi olamıyor, olamaz. Çünkü Piriştina’nın her yaptığında akılcı gereklilik kadar kültürel bir estetik var. Onun başkanlığında
İzmir’in bayındırlığı, kültürüyle birlikte artıyordu. Kurduğu İzmir Kitaplığı, onun önderliğinde yayımlanan eserler, kentin ve bölgenin yalnızca coğrafyasını değil, tarihini de canlandırıyordu. Sanat zevki ve kültür sahibi olmayan insanlar, ne kadar iyi niyetli olurlarsa olsunlar, tümden uyumu kavrayamazlar, yaptıkları her işte zurnanın zırt dediği bir yer vardır. Piriştina’nın orkestrasyonu mükemmeldi, ‘zırt’lıklara geçit vermezdi. Kendisini özgün ve tek ve yeri doldurulamaz kılan; bilgisi, görgüsü ve aklını kültürle yoğurmuş olmasıydı.
Onu tanımış olmayı, sevgili arkadaşım Ünal Ersözlü’ye borçluyum. Piriştina ve Ersözlü’nün bir İzmir gecesinde, yan yana, gülümseyerek, eşim Daniel Colagrossi’nin sergisinden içeri girişlerini hiç unutmayacağım. Ege’nin kavakları gibi uzayıp giden, gözlerinde denizin ve göklerin renklerini taşıyan bu iki yakışıklı erkeğin karizması karşısında, Mnouchkine’in unutulmaz filmi ‘Sefiller’in, kısacık bir sahnesinde duyduğum coşkuya kapıldım: Paris Komünü’nün birbirinden yakışıklı dört genç lideri, güzel ve cömert yüzlerini aydınlatan iç güneşleriyle, umuda doğru esen bir rüzgâr gibi yürürler o sahnede. İnsanlığın barbarlığa zaferi, hakkın haksızlığa, iyinin kötüye yengisi, anlarsınız ki onların gücüne, onların cesaretine, başarılarına bağlıdır. İşte Piriştina ve Ersözlü, o gece o genç komüncüleri düşündürmüşlerdi bana. Lider Piriştina’ydı, Piriştina gibi olmalıydı benim indimde. İyi ve doğru düşünenleri bir araya toplayıp, arkasına takıp, Ankara’ya yürüyecek, Batı’dan Doğu’ya yepyeni ve nihayet bizim hayal ettiğimiz rüzgârları, imbatları estirecek, adam gibi adam.
Sonra Çeşme’de bir öğle vaktini, Daniel ile Sakız likörünü pek beğendik diye, açılmamış bir şişenin yemek sonunda sarılıp elimize verilmesini hatırlıyorum. Piriştina’nın garsona kaş göz işaretiyle tabii. Daha sonra, Avrupa’nın dört bir yanından gelmiş üniversite profesörleri ve BM yetkilileriyle yediğimiz bir akşam yemeğinde, Ahmet Piriştina’nın mükemmel Fransızcasını keşfedip, birdenbire ‘öteki’ kültürü paylaşmaktan ötürü nasıl sevindiğimi. Derken Ünal Ersözlü’nün, Piriştina’nın yoldaşı şair arkadaşımın, Paris’e gönderdiği İzmir Kitaplığı’nı. Duvarlarımı kaplayan o birbirinden güzel yayınlar, acaba kapalı havada bir an açan mavi parantez olarak mı kalacaklar?
Ahmet Piriştina, birlikte yediğimiz son yemekte bir tümcesiyle bana, ‘Bir Gün, Gece’ romanımın konusunu esinleyen adamdı. “Sanayi ve finansın yüzde 70′i orada, Türkiye, İstanbul depreminin altında kalır” dedi ve ‘Bir Gün, Gece’nin teması onun açtığı kapıdan, o an, o tümceyle girdi kafama.
Ve Piriştina öldüğü gün, Tekirdağ’da bir ‘uyarı’ depremi oldu. Piriştina artık yok ve beklediğimiz büyük deprem, geliyorum, diyor. Piriştina, yorgun yüreğinin verdiği alarm sinyallerini kuşkusuz duyumsadı, ancak aldırmadı. Deprem de alarm veriyor, duyuyor, görüyor ve aldırmıyoruz.
Ahmet Piriştina, bencileyin, son seçim zaferi sonrası bir gazeteciye,
‘Babamın öldüğü yaştayım. Gelecek günler ne gösterir belli olmaz’ sözüyle kendisini ölümüne programlamıştı. İnsanlar, özellikle onun gibi akıllı ve duyarlı insanlar, ne zaman öleceklerini düşünürlerse, o zaman ölürler. Ölümün saatini bilinçaltında kurarlar.
Zamansız olmasına karşın, yaşadığı ve yaptığı güzelliklerin karşılığında, çok güzel öldü Piriştina: Bir anda. Acısız. Tertemiz. Çekmeden.
Onun gibi insanların aramızdan böylesine genç ayrılması, belki de toplum olarak yaşayacağımız çok kötü bir dönemin acılarını çekmemeleri
içindir. Örneğin, Türkiye’nin altında kalacağı İstanbul depreminin…

