Birisi bana izah ederse çok memnun olacağım, son zamanlarda demokrasi testi haline gelen ‘Ruhban Okulu’ meselesinin aslı astarı nedir? Neden demokrat olan herkesin, bu türden her talebi desteklemesi gerekiyor?
Baştan, Türkiye’de ruhban ihtiyacını karşılamak için Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması talep ediliyordu, şimdilerde okulda okuyacak öğrenci bulunamadığı için dışarıdan öğrenci getirtmek ihtiyacından bahsediliyor (Milliyet, 6 Temmuz, Radikal, 13 Temmuz). Hangisi ihtiyaç? Türkiye’de ruhban olmak isteyen insanlar var da okul bulamıyorlarsa, neden dışarıdan öğrenci getirtmek gerekiyor. Yok, Ortodoks cemaat çok azaldığı için, öğrenci bulunamıyorsa, neden Ruhban Okulu açmak ihtiyaç? Sayıları ihtiyacın ötesinde diye, imam-hatip okullarının fazlasının kapatılmasının savunulduğu bir ülkede, öğrencisi olmayan okul neden açılıyor?
Diğer taraftan, olaya başka türlü de bakmak mümkün; Heybeliada Ruhban Okulu, Ortodoks dünya için, belli ki tarihi önemi olan bir kurum, bu nedenle bu kurumu yaşatmak istemek anlaşılır bir şey olabilir. Ama o zaman, Süleymaniye Medresesi’nin yeniden eğitime başlaması neden söz konusu olmasın? Bu durumda, dışarıdan öğrenci getirtmeye ihtiyaç olmaz, bu ülkede orada okumak isteyecek yeterince öğrenci çıkar. Hem mesele Türkiye ile de sınırlı değil, madem tarihi kurumları canlandırmak mümkün, Osmanlı devletinin yayıldığı tüm coğrafyada, bir zamanlar faaliyetde olan medreseler ve benzeri kurumlar da faaliyete geçsin. Canı isteyen Müslüman gitsin, Balkanlar’ın herhangi bir yerinde dini eğitim görsün. Hem, keşke, bu dini eğitimle de sınırlı olmasa, insanlar canları nerede eğitim görmek istiyorlarsa orada bu imkânı bulsalar. Ama özellikle ve öncelikle tarihi özellikleri olan kurumlar canlansa.
Bu, neresinden baksanız hoş bir kültürel atmosfer olurdu. Türkiye ve Ortadoğu büyük dinlerin tarihi merkezleri ile dolu, böyle bir atmosferde, keşke sadece Heybeliada’da değil, Anadolu’nun değişik yerlerinde tarihi manastırlar yeniden hayat bulsa. Örneğin, Mardin’de Süryani’de teoloji okutulabilse. İnanın, böyle bir dünya mümkün olsa, bundan en çok hoşlanacak insanlardan biri ben olurdum. Ne yazık ki, böyle bir dünyada değil, aksine farklı dinlerin, kültürlerin birbirlerini tehdit olarak gördüğü, dahası aynı kültür dünyasında yaşayan insanların birbirini tehdit olarak gördüğü bir dünyada yaşıyoruz. Üstelik bu ortam, sürekli olumlu değil, olumsuz istikamette gelişiyor. Dünya üzerindeki iktidar mücadeleleri, yeniden kültürler, dinler üzerinden kurulmaya çalışılıyor.
‘İyi ya, esnek olalım da, ortam değişsin’ diyebilirisiniz. Bu ortamın değişmesinin göstermelik esnemelere dayanmadığını biliyoruz, dahası bu esnekliklerin başını, Türkiye’nin ve münhasıran Heybeliada Ruhban Okulu’nun çekmesi, pek anlamlı değil. Koyu milliyetçi çevrenin her muzır işin içinde yabancı parmağı araması, Fener Rum Patrikanesi gibi kurumları, sürekli fesat yuvası olarak algılaması nasıl hastalıklı bir şeyse, sanki dünya bir gül bahçesiymiş de, bu bahçede dikenli kalan tek yer Türkiye’deki uygulamalarmış gibi düşünmek, Fener Rum Patrikanesi’ni, elini eteğini bu dünya işlerinden çekmiş bir ibadethaneden ibaret görmek de o derece saf bir yaklaşım.
Asıl endişe verici olan, bu iki uç yaklaşımın sürekli birbirini beslemesi. Koyu milliyetçi söylemler paranoyayı artırdıkça, demokratların dünya gerçeklerinden uzak bir iyimserliğe savrulması, onlar bu yönde savruldukça, koyu milliyetçi söylemlerin daha paranoik bir şekil alması ve en kötüsü daha yaygın bir kabul görmeye başlaması. Türkiye’nin zengin ve tarihi kültürel çeşitliliğine sırt çevirerek, daraltıcı bir ulusalcılığa mahkûm olması gerçekten büyük kayıp, ama bunun aşılmasının yolu, bu ulusalcı tepkinin karşı çıktığı her şeyi bayrak yapıp savunmak olmamalı diye düşünüyorum.
Ruhban Okulu meselesi
Ruhban Okulu meselesi
Birisi bana izah ederse çok memnun olacağım, son zamanlarda demokrasi testi haline gelen ‘Ruhban Okulu’ meselesinin aslı astarı nedir? Neden demokrat olan herkesin, bu türden her talebi desteklemesi gerekiyor?
Baştan, Türkiye’de ruhban ihtiyacını karşılamak için Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması talep ediliyordu, şimdilerde okulda okuyacak öğrenci bulunamadığı için dışarıdan öğrenci getirtmek ihtiyacından bahsediliyor (Milliyet, 6 Temmuz, Radikal, 13 Temmuz). Hangisi ihtiyaç? Türkiye’de ruhban olmak isteyen insanlar var da okul bulamıyorlarsa, neden dışarıdan öğrenci getirtmek gerekiyor. Yok, Ortodoks cemaat çok azaldığı için, öğrenci bulunamıyorsa, neden Ruhban Okulu açmak ihtiyaç? Sayıları ihtiyacın ötesinde diye, imam-hatip okullarının fazlasının kapatılmasının savunulduğu bir ülkede, öğrencisi olmayan okul neden açılıyor?
Diğer taraftan, olaya başka türlü de bakmak mümkün; Heybeliada Ruhban Okulu, Ortodoks dünya için, belli ki tarihi önemi olan bir kurum, bu nedenle bu kurumu yaşatmak istemek anlaşılır bir şey olabilir. Ama o zaman, Süleymaniye Medresesi’nin yeniden eğitime başlaması neden söz konusu olmasın? Bu durumda, dışarıdan öğrenci getirtmeye ihtiyaç olmaz, bu ülkede orada okumak isteyecek yeterince öğrenci çıkar. Hem mesele Türkiye ile de sınırlı değil, madem tarihi kurumları canlandırmak mümkün, Osmanlı devletinin yayıldığı tüm coğrafyada, bir zamanlar faaliyetde olan medreseler ve benzeri kurumlar da faaliyete geçsin. Canı isteyen Müslüman gitsin, Balkanlar’ın herhangi bir yerinde dini eğitim görsün. Hem, keşke, bu dini eğitimle de sınırlı olmasa, insanlar canları nerede eğitim görmek istiyorlarsa orada bu imkânı bulsalar. Ama özellikle ve öncelikle tarihi özellikleri olan kurumlar canlansa.
Bu, neresinden baksanız hoş bir kültürel atmosfer olurdu. Türkiye ve Ortadoğu büyük dinlerin tarihi merkezleri ile dolu, böyle bir atmosferde, keşke sadece Heybeliada’da değil, Anadolu’nun değişik yerlerinde tarihi manastırlar yeniden hayat bulsa. Örneğin, Mardin’de Süryani’de teoloji okutulabilse. İnanın, böyle bir dünya mümkün olsa, bundan en çok hoşlanacak insanlardan biri ben olurdum. Ne yazık ki, böyle bir dünyada değil, aksine farklı dinlerin, kültürlerin birbirlerini tehdit olarak gördüğü, dahası aynı kültür dünyasında yaşayan insanların birbirini tehdit olarak gördüğü bir dünyada yaşıyoruz. Üstelik bu ortam, sürekli olumlu değil, olumsuz istikamette gelişiyor. Dünya üzerindeki iktidar mücadeleleri, yeniden kültürler, dinler üzerinden kurulmaya çalışılıyor.
‘İyi ya, esnek olalım da, ortam değişsin’ diyebilirisiniz. Bu ortamın değişmesinin göstermelik esnemelere dayanmadığını biliyoruz, dahası bu esnekliklerin başını, Türkiye’nin ve münhasıran Heybeliada Ruhban Okulu’nun çekmesi, pek anlamlı değil. Koyu milliyetçi çevrenin her muzır işin içinde yabancı parmağı araması, Fener Rum Patrikanesi gibi kurumları, sürekli fesat yuvası olarak algılaması nasıl hastalıklı bir şeyse, sanki dünya bir gül bahçesiymiş de, bu bahçede dikenli kalan tek yer Türkiye’deki uygulamalarmış gibi düşünmek, Fener Rum Patrikanesi’ni, elini eteğini bu dünya işlerinden çekmiş bir ibadethaneden ibaret görmek de o derece saf bir yaklaşım.
Asıl endişe verici olan, bu iki uç yaklaşımın sürekli birbirini beslemesi. Koyu milliyetçi söylemler paranoyayı artırdıkça, demokratların dünya gerçeklerinden uzak bir iyimserliğe savrulması, onlar bu yönde savruldukça, koyu milliyetçi söylemlerin daha paranoik bir şekil alması ve en kötüsü daha yaygın bir kabul görmeye başlaması. Türkiye’nin zengin ve tarihi kültürel çeşitliliğine sırt çevirerek, daraltıcı bir ulusalcılığa mahkûm olması gerçekten büyük kayıp, ama bunun aşılmasının yolu, bu ulusalcı tepkinin karşı çıktığı her şeyi bayrak yapıp savunmak olmamalı diye düşünüyorum.