Siyaset ve felaket

Siyasi nedenlerle hapis yatanların genel olarak söylediği bir şey vardır: ‘Evet, o kadar yattık, acı çektik, bunlar olmasa iyi olurdu. Ama hiç olmazsa bu arada pek çok şey öğrendik. Hapishane bir okul gibiydi,’ derler.

Leyla Zana ve arkadaşlarının da 10 yılı boşa geçirmediklerini, bir durum muhasebesi yapmaları, ‘Nerede hata yaptık, bundan sonra nerede daha dikkatli olmalıyız’ sorusunu ciddi olarak tartışmış olmaları beklenirdi. Sanırım pek çok kişi de aynı bekleyiş içindeydi. Ama Zana ve arkadaşlarının

dışarı çıktıklarından beri ‘Biji Apo!’ sloganları arasında düzenlenen mitinglerde yaptıkları konuşmalar yazık ki geçmişten pek ders almadıklarını gösteriyor.

10 sene uyuyup uyanmışlar ve söylemlerine, eylemlerine kaldıkları yerden devam etmekten başka bir şey düşünmüyorlar sanki.

Zana, ‘Altı aylık ateşkes’ten söz ediyor! Devletin terör örgütüyle ateşkes yapmasını istemekle (bu konuda ne AB’nin hükmü geçer ne de ABD’nin!) devleti ve PKK’yı aynı meşruluk düzeyine indirgedikleri yetmiyormuş gibi, şu sorunun da sorulmasına yol açıyorlar: ‘Leyla Zana, PKK veya Kongra-Gel’ adına konuşma yetkisini nereden alıyor? Bu örgütle organik bir ilişkisi mi var?’

Ve neden ‘altı aylık’ bir ateşkes? Kim, hangi yetkiyle ‘altı ayda’ karar kıldı? Altı ay sonunda hangi kıstasa göre ‘barış’ veya ‘savaş’ kararı alınacak? ‘TC’ye karşı savaş baltalarını çıkarmaktan söz eden bu kişileri ‘düşünce suçlusu’ mu sayacağız? ‘Altı ay sonra savaş,’ diyen kişi bir şantaj yapmış ve tehdit etmiş olmuyor mu?

Bunlar, sorulması ve tartışılması bile akla ziyan sorulardır. Kimseye de yarar getirmez. Ve bu zihniyetin bizi getirdiği noktaya binlerce ölü tanıklık ederken, seneler sonra dönüp aynı şeyleri tartışmanın yararı nedir, anlamakta zorlanıyorum.

DEHAP Genel Başkanı Tuncer Bakırhan’ın, ‘Hükümete de, Kongra-Gel’e de eşit mesafedeyiz’ sözleri aynı ölçüde abes. Eleştiriler karşısında Bakırhan’ın

‘Biz arabulucuyuz’ demesi işin vahametini azaltmıyor, olsa olsa artırıyor.

Hükümetin Kürt politikasında son günlerde görülen iyileşmelerden hiç söz etmeden, ‘Bu yenilikleri TC hükümeti vermedi, biz aldık!’ diye havalara

girilmesi de dikkate değer. İster istemez akla şu soru takılıyor: Kürt kimliği ve kültürü konusunda yürürlüğe konulan reform niteliğindeki ilerlemeler bazı Kürt liderlerin rahatını mı kaçırdı acaba? Her şeyin suçunu TC’ye yükleyerek, her şey için TC’yi suçlayarak kitleleri arkalarına alıyor, geçinip gidiyorlardı. Şimdi yönetimin bazı reformlar yapması, bu Kürt militanların ezberini bozup, dayandıkları kitlenin ayaklarının altından kaymasına yol açıyor olabilir. Sertleşmeleri, bu gidişten rahatsız olmalarındandır.

Sorun şurada ki, bir iyileştirme yapan kişiler teşekkür yerine küfürle karşılanıyorsa, yaptıkları iyileştirmeleri daha da geliştirmek için çaba harcamaktan vazgeçmeleri tehlikesi vardır. Bu ise, Kürt’üyle, Türk’üyle hepimiz için çıkmaz sokak olur.

Unutmayalım, siyaset, mümkün olanları gerçekleştirme sanatıdır. Mümkün olmayanların peşinden koşmanın adı ise siyaset değil, olsa olsa felaket olur.

Bu yazı Genel kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Yoruma kapalı.