Son bir kaç haftadır ülkemizde solun bir anlamda ‘kapsama alanı’ ile ilgili yazılar yazıyorum. Söylemeye çalıştığım ise kısaca şu: Sol, temelde, bir eşitlik, adalet ve özgürlük arayışıdır. Bu sözleri tersten söylersek ’sol’, eşitsizliğe, adaletsizliğe ve özgür olamamaya itirazın adıdır. Dolayısıyla kendini bu kavramlar bağlamında ‘mağdur’ hisseden herkes solun kapsama alanı içinde sayılmalıdır ya da aynı anlama gelmek üzere ’sol’ bütün mağdurların ortak ideolojisi olmalıdır. Fazla mı ileri gidiyorum? Sanmıyorum. Sanmıyorum çünkü bu ülkede mağdur olanlar yalnızca ekonomik olarak kötü durumda olanlar değil. Bu ülkede inancından ve kimliğinden dolayı ‘mağdur’ olanlar en az ekonominin mağdurları kadar çoklar. Üstelik bunlardan yalnızca ‘Kürtleri’ ya da ‘türbanlıları’ da kastetmiyorum. Bu toplumda yaşarken kendini ‘mağdur’ hisseden ateistlerden kadınlara kadar çeşitli toplum kesimlerini de kastediyorum. Yani eşitlik, adalet ve özgürlük sınırlarımızın yetmediğinden söz ediyorum. Haksız mıyım?

Tarihsel olarak ulus-devletlerin güçlü olduğu dönemlerde mağdurlar daha çok işçiler ve köylülerdi. Bu nedenle de ’sol’ düşünce işçiler ve köylülerin ve onların mağduriyetleri etrafında gelişti. Küreselleşen dünyada ise daha önce olmayan yeni mağdurlar ortaya çıktı. Bunlar kültürel ya da sosyal kimliklerinden ötürü var olan ‘Batı’ demokrasilerine sığmayan ve bu nedenle de toplumlarından dışlanan kesimlerdi. Avrupa’da ’sol’, küreselleşme karşısında bir süre bocaladıktan sonra biraz da bu yeni mağdurları kapsama alanına almasıyla ’sağ’ partilerin önüne geçebildi. Türkiye gibi Batı’nın hayal sınırlarını zorlayacak kadar farklılığın olduğu bir toplumda ise ’sol’un, mağdurları yalnızca ekonomi ile tanımlaması ve kimliğinden ya da inanışından ya da her hangi bir şeyinden ötürü kendini mağdur hissedenleri kaale almaması kabul edilebilir bir şey değil. Değil, çünkü yalnızca CHP’de değil, diğer sol kesimlerde de gördüğümüz ’sol’u yalnızca ekonominin mağdurlarının ilgi alanı imiş gibi görmek ve tanımlamak dünyadaki yeni gelişmeler ışığında artık eskimiş ve ‘muhafazakâr’ bir yaklaşımdır. Nitekim dikkatli bir göz sol olup olmadıkları tartışmasına girmeksizin 1999 seçimlerinde DSP’nin, 2002 seçimlerinde de AKP’nin seçim başarılarının bu yeni dünyanın yeni mağdurlarını kapsamış olmalarıyla ilgili olduğunu görür.

Bu çerçeve içinde bugünlerde tartışılan ‘türban’ konusuna gelirsek, ben bu konunun ’sol’ un katkısı olmadan çözülemeyeceğini, bir başka biçimde söyleyecek olursak bu konunun ancak ’sol’ tarafından çözülebileceğini düşünüyorum. Böyle düşünüyorum çünkü mağdur olduklarını düşünen kesimler arasındaki uzlaşma ancak ’sol’un taşıyabileceği ve başarabileceği bir uzlaşmadır. Başkalarının değil. Bu sözlerimi fazla iddialı bulanlar olabilir. Ekonomik meselelerimizin çözümünü IMF’ye, demokrasi meselelerimizin çözümünü de Avrupa Birliği’ne havale etmiş olanlar bu türden fikirleri iddialı, zamansız, talihsiz vs. bulabilirler. Bu çerçevede AİHM’nin verdiği ‘türban’ kararına ya da ne idiğü belirsiz bir ‘kamusal alan’ kavramına sığınarak bu meselenin de halledildiğini düşünebilirler. Ama doğrusu tarihin herhangi bir başka ülkede yaratmadığı kadar farklılığın olduğu bu ülkede ’sol’un önündeki misyon bu yeni dünyanın yeni mağdurlarını da kapsayacak yeni bir demokrasi arayışı olmalıdır. Türkiye soluna da düşen ve üstelik de en çok da ona yakışacak olan siyasi pozisyon da bence budur.



Comments are closed.