Türümüz önce avcılığı terketti. Atalarımızdan kalan tek tük kemiklere bakılırsa o zaman daha boylu posluymuşuz. Bir on bin yıl da toprakta ter dökerek tarımla uğraştık. Var olabilmemiz için vücudumuzun güçlü olması gerekiyordu. Descartes’ın ‘Düşünüyorum ki varım’ diyebilmesi için asırlar geçti. Sanayii devrimiyle birlikte açık havadan binalara kapandık. Son yıllarda da kol emeğinin yerini kafa emeği alıyor. ABD’de bugün tarımla uğraşan nüfus %1′in, işçiler %10′un altında.
Artık kapandığımız kapalı dünyada eskisi gibi işe yaramayan vücudumuzu korumanın yollarını arıyoruz. Şişmanlık türümüzü tehdit eden başlıca sağlık sorunlarından. Vücudumuzu, tonunu ayarlayacak makinelere devretmeye başladık. Evlerde kürek çekme makineleri, mahallelerde, birkaç günlüğüne kalınan otellerde ‘fitness center’lar, binbir türlü masaj, giderek 21. asır insanının gündelik hayatının vazgeçilmez bir unsuru.
Özetle vücudumuzu emekten özgürleştirdik. Şimdi onu sağlıklı tutmaya çabalıyoruz.
Ancak bu sefer de egemen düzene beynimizi tutsak ettik…
Özellikle dijital teknolojinin gelişmesiyle çalışma hayatında beyin kullanımının kol emeğinden farkı kalmadı. Bilgisayar ekranlarında tekrarlanan simgelerle, sorgulanmayan formüllerle edilgenleşen insan, kalıp kararların uygulayıcısı konumunda. Yaratıcı düşünce, işyerlerindeki Araştırma ve Geliştirme (Research and development) bölümlerindeki uzmanlık alanlarına terk edildi. Bunu telafi etmeye yönelik sözde katılımcı çağdaş işyeri uygulamaları genellikle içi boş bir görüntüden ibaret. Çalışma hayatı dışında da hayal gücü kısırlaştırılan insan eğlenceden politikaya kadar kendisine sunulan kof seçeneklerin tüketicisi konumunda.
Türümüzün evrimindeki en büyük tehlike, genetik manipülasyonlarla hastalıksız, üstün yetenekli, fabrika siparişi mükemmel insanlar yaratmamız sonucu doğal çeşitliliğimizi yok etmekten çok, gündelik yaşantımızda beynin dumura uğratılması. Evrimimizin bir aşamasında nasıl kuyruğumuzu kaybettiysek önümüzdeki süreçte de nüfusun büyük çoğunluğunu soyut düşünceden uzaklaştırmanın eşiğindeyiz. Edilgen, kısa vadeli bellekle yaşamını idame ettiren, haz merkezlerinin uyarılmasına bağımlı, düşünmek yerine anlık tepkilerle yetinen bir tür olmanın yolundayız. Bugün bireylere özgü bir hastalık diye baktığımız ve giderek yaygınlaşan alzheimer ileride türümüzün özelliğine dönüşebilir.
Çevremizi korumaya, soyu tükenmeye yüz tutmuş türleri sahiplenmeye öncelik verirken, türümüzün gidişatının, bırakın seyircisi olmayı farkında bile değilmişiz gibi davranıyoruz.
Geleceğimiz, yeni teknolojilerin perçinleştirdiği egemen düzeni devirip, tarihimizde hep yaptığımız gibi yeni egemen düzenler kurmak olmamalı. Belki de düzenin oyununu oynamayarak, egemenleri seyircisiz bırakarak, beynimiz ve vücudumuzu birlikte çalıştırabileceğimiz, benzeşmek yerine farklılıklarımızı benimseyebileceğimiz yeni yollar aramalıyız.
Türümüzün geleceği
Bu yazı Türkiye'den Haberler kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.