Üç tarzı siyaset

Osmanlı’nın son yüzyılını ve Cumhuriyet’in ilk 15 yılını iyi anlamadan bugünü kavramamıza imkân yok esasen.

Osmanlı’nın son yüzyılına daha sonra Yusuf Akçora’nın saptayacağı gibi esasen ‘üç tarzı siyaset’ arasındaki tartışmalar hâkim oldu. Bunlar, Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülüktü.

Yunanistan’ın imparatorluktan kopması ya da koparılması, Balkanlar’daki ayrılıkçılıklar, Kafkaslar’daki hareketlenme vs. Osmanlı’yı Fransız Devrimi’nin bir yan ürünü olan milliyetçilikle tanıştırdı.

Osmanlı, tarihteki bütün diğer imparatorluklar gibi çok etnili ve çok dinli yapıya sahipti. Bu farklı etnik kökenden gelenler Osmanlı’yı tehdit ediyordu.

Bu tehdide karşı Osmanlı aydınının bulduğu cevap, bir ütopya olan Osmanlıcılıktı.

"Hepimiz Osmanlı’yız" deniyordu, "Osmanlı üst kimliğiyle kendi kimliklerimizi bir arada yaşatabiliriz."

Osmanlıcılar, imparatorluğu modern bir devlete dönüştürmek istiyorlardı. Merkezi devlet, taşrada da örgütlenmeye başladı. Daha önce Osmanlı yerel ayanla, aşiretlerle vs. işi götürmüştü, şimdi her yere merkezden kaymakamlar, valiler atanıyordu.

Osmanlıcılık, tam da önlemeye çalıştığı şeyin iyice canlanmasına yardımcı oldu: Yerel milliyetçilikler büyüdü.

Rakip siyasi görüşün ismi İslamcılıktı.

2. Abdülhamid tahta çıkana kadar devlet katında pek taraftar bulamayan bu görüşe göre, Osmanlı’nın Batı karşısındaki gerilemesinin tek bir sebebi vardı:

İslamdan uzaklaşma. Osmanlı İslami köklerine dönse ve İslam milletini (ümmet) birleştirse Batı karşısında yeniden eski gücüne kavuşabilirdi.

Esasen her iki siyasi görüşün de amacı modernleşme, Batıyı her alanda yakalamaydı. ‘Muasırlaşma’ (çağdaşlaşma) her iki siyasetin de ortak sloganıydı neredeyse. Yalnız iki siyaseti savunanlar, modernleşme yolunda birbirinden hayli farklı iki ayrı reçeteyi öneriyorlardı.

Ve son olarak arkadan Türkçülük geldi. Artık Osmanlı’nın son dönemlerine girilmişti. Osmanlıcılık projesinin ne denli ütopik olduğu ortaya çıkmıştı. Abdülhamid, ‘İslamcı’ bir dış politika uygulamasına rağmen imparatorluğu çöküşten koruyamamıştı.

Abdülhamid, Halifelik silahını bu çapta ve biçimde kullanan ilk padişahtı belki ve ‘İslamcı’ diye bilinir. Ancak aynı Abdülhamid’in kişisel olarak Batılı hayat tarzı yanlısı, modernleşme düşkünü biri olduğunu da unutmamak gerek. Osmanlı topraklarında ilk gerçek eğitim devrimi onun zamanında yapıldı. Batılı tarzda eğitim Abdülhamid zamanında yaygınlaştı ve kaderin cilvesine bakın ki ileride onu devirecek olan Jön Türkler bizzat onun açtığı okullarda Batı tarzı eğitimlerini aldılar. Aslında şöyle de denebilir: Abdülhamid’in eğitim hamlesi olmasaydı, Cumhuriyet’i kuracak kadroları bulmakta bile zorlanabilirdik.

Abdülhamid’i tahttan indiren Türkçüler, Osmanlı’nın İslam kimliğini kaybetmeksizin Türkçü olmasını arzu ediyorlardı. Osmanlı o güne kadar kendini Türk olarak görmemişti ama taa 10. yüzyıldan itibaren Batılı kaynaklar tarafından Türk olarak adlandırılan devletlerin sonuncusuydu Osmanlı. Şimdi ilk kez imparatorluğun kurucu unsurunun kendi etnik kimliğini vurgulaması isteniyordu.

Bu unsur, özellikle 1909-1918 arasında fena halde vurgulandı da. Aynı vurgunun Cumhuriyet dönemine mirası da kaldı, taa o günün usullerinin bugün bile kullanıldığını görüyoruz.

Şimdilik yerim doldu, üç tarzı siyasetin macerasına haftaya devam edelim dilerseniz…

Bu yazı Türkiye'den Haberler kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Yoruma kapalı.